Öcalan isterse başörtü yasağı kalkar mı?

Öcalan isterse başörtü yasağı kalkar mı?

Binlerce yıl aşiret halinde yaşamış ama kabile olamamış toplulukların bir adım daha atıp ulus olmalarının dar vakte sığmayacağı biliniyor. PKK değil; iç ve dış güçler de birleşse, Kürt aşiretlerini kimse ulus yapamaz ve bir devlet de kuramaz!

Kuruluyor gibi olur…

Oluk oluk kan akabilir…

Ama asla bir Kürt devleti kurulamaz!

Bu Kürtlerin güruh olduğu anlamına gelmez.

Sözüm “Bizi aşağılıyorlar, bunları dinlemeyin” diyenlere de değil.

Anlatmaya çalıştığım şu:

Kürt, Ekrad, Kürdistan konularında tarih ve sosyolojiye ilişkin bilgilerim var, bunları biraz siyaset, biraz da tarih ve sosyoloji bilenlerle paylaşmak istiyorum:  

 

1-Lenin ve Stalin’in ayet hükmünde kabul gören “Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı” sözü, eksik ve yanlış aktarılmıştır. Onlar, proletarya diktatörlüğü kuruluncaya kadar halkların mevcut otoriteye isyan etmelerini öğütlemişler. Aşiretlere “kendi kaderinizi belirleyin, bu sizin hakkınız, ulus ve devlet olun,” dememişlerdir.

Bunu ideoloji, tarih ve siyaset bilen hiç kimse iddia edemez; eden de ciddiye alınmaz.

Bir başkası bu tezi savunmuş olsa bile, bin yılların birbirine muhalif aşiretlerini illegal örgütler marifetiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin yanlış politikaları ve gizli servislerin örtülü ve açık destekleriyle ulus yapamaz ve bir devlet de kuramazlar!

Tabiatta çekim kanunu varsa sosyolojide de aşılması gereken süreçler vardır!

 

2-İnsanlık belli aşamaları büyük acılar ve mücadelelerle geçti. Bu sınavları göze alan topluluklar, bir araya gelmeyi, hukuk oluşturabilmeyi, ortak çıkarlar ve düşmanlar belirlemeyi, zaferde ve hezimette bir ve beraber olmayı başarabildiler.

 

Hal böyle iken; insanlık bu ve benzeri altüst oluşları yaşarken, bazıları dağlara sığınmayı seçmişse, hep edilgen kalmayı daha güvenli görmüşse, orta büyüklükte bile olsa gönüllü bir federasyon veya konfederasyon dahi kuramamışsa… tarihin büyük fırsatlarını kaçırmış demektir. Tarihi geriye döndürmek, geride kalanları ön saflarda mücadeleye katmak, çekim kanunundan habersiz yaşamak gibi bir şeydir!

 

3-1950’ye kadar dağlarda aşiret halinde yaşayan Ekrad, demokrasinin az da olsa imkanlarından yararlanarak kentlere akmaya başladı. Bu, tarihin dağlılara ve köylülere tanıdığı son fırsattı. Afrika yerlilerinin bile kentleştiği bir çağda, son fırsata tutunabilenler kentlere taşındı ve büyük gürültülerle akan tarihin coşkun ırmağına karışabildiler.

 

Kentleşme; nüfusun %80’inin köylerde yaşamakta olduğu bir dönemde DP politikalarının halka sağladığı bir imkan olmalı… Köylüler büyük kentlere eşit şartlarda akmaya başladı. Bu durum Ekrad kadar Türkmenler ve diğer etnik ve dini unsurlar için de büyük bir imkandı.

 

4-Türkiye coğrafyasında dağları yurt edinenler sadece Ekrad aşiretleri değildi. Çok sayıda Türkmen aşireti ve Alevi ocakları da benzer bir yaşamı sürdürüyordu. 1950’de başlayan kentleşme hareketi; Türkiye’nin durağanlaşmış nüfus ekonomik yapısını, her geçen gün artan bir hızla kentlere taşıdı ve dünyayı sarıp sarmalayan Batı Uygarlığının Türkiye versiyonuna kattı. Tarih ve toplum, su gibi akarken insanlık tarihini geriye taşıyıp mücadeleyi yeniden başlatmak mümkün değildi.

 

5-Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal yapısı, her kültürden insanı kolayca kabullenmeye müsaittir. Çünkü Türkiye’de sınıf mücadelesi yoktur. Başarı ve işe yararlılık, bütün kusurları örtebilmektedir. Bu ülkede İslam yüce bir değer olmaya devam ettikçe kimsenin haklarının zayi olmayacağı bilinmelidir. Geleceğe bir Müslüman gibi bakabilenler Allah’ın insanları şa’blar, kabileler ve kavimler halinde yarattığını ve üstünlüğün de ancak takvada olabileceğini bilir ve zulmü yönetim aracı yapamaz.

 

Kuran, aileye (ehl) ve aşirete önem veriyor. Ama büyük işbölümü ve rekabet için aşiretten daha büyük hukuk ve teknik işbölümünün ağır bastığı kabilelere ve şa’blara vurgu yapıyor. Bu toplulukları da karşılıklı yararlılık düzeyinde ilişkiler kurmaya ve rekabet etmeye çağırıyor.

 

6-İnsanlığın kaderi, yönetme hastalığına yakalanan zavallıların elinde değildir. Yahudilerin ve Ermenilerin diasporadaki başarıları, bunun en büyük kanıtıdır. Allah’ın her insana bahşettiği yaratıcı özelliği harekete geçirip insanlığı şaşırtacak başarılara imza atmak, en mutlu evlilikleri yapmak, daha daha çok çocuk yapmak, herkesi ayağına getirmek varken dağda veya bir kuytuda ölmek de ne demek?

Bu kimin öğüdü?  

 

7-Türk demokrasisi çok partilidir ve oylar birden fazla parti arasında bölük pörçüktür. Zaten demokrasi de böyle bir siyasal sistemdir. Bu açık ve yalın gerçek ortada iken, Kürtler; bir siyasi parti kurup arım balım peteğim siyasetiyle bütün Kürtlerin desteğini alabilirdi. Buna Müslümanlık vurgusunu ekleyerek diğer etnik gurupların da oyunu alıp, Ak Parti’den çok daha erken zamanda sadece Doğu ve G.Doğu’yu değil, tüm Türkiye’yi, hatta Türkiye üzerinden de İslam ve Türk dünyasını yönetebilirlerdi.

Bu kadar açık ve seçik hedefi akletmek ve insanları ikna etmek çok mu zordu?

Neden bu kadar kolay ve mantıklı yol dururken en zor hatta imkansız yola başvuruldu?

Neden Kürt gençlerini dağlara ölüme göndermek daha kolay görüldü?

İşte, ulus olamamak ve devlet kuramamak bu olsa gerek!

Bu kadar basit yolları görememek ancak 21.yüzyılda aşiret kültürüyle devlet kurmaya kalkanların yanlışı olabilir!

 

8-Amansız yönetmek ve hükmetmek hastalığına yakalanmış bazı Beyaz Kürtlerin önünde çok önemli bir seçenek daha vardı; o  da kaçtı:

 

Aralık 1980’de Başbakanı Bülent Ulusu’ya ait bir genelgede Kürtçe konuşmak ve resmi kurumlarda başı örtmek yasaklanmıştı. Bu genelgeye sabırla karşı koyan başörtülüler ve destekçileri, çok erken zamanda tüm Türkiye’yi ve çevre ülkeleri doğrudan veya dolaylı yönetecek siyasi ve ekonomik imkanlara kavuştular. Kürtçe konuşmayı bahane edenler de silahlı mücadeleyi seçtiler…

Gelinen nokta şu:

BDP’li yöneticiler birçok kez sıkılmadan “Tayyip Erdoğan isterse Kürt sorununu çözer!” demek zorunda kaldılar!

Ölmeyi ve öldürmeyi göze alacak kadar doğruda olduklarını düşünenlerin çare kapısı bu mu olmalıydı?

Sahi, neden Kürtler, İslamcılar gibi sabır yolunu seçip iktidar olmadılar ve İslamcılar da “Öcalan isterse başörtüsü sorununu çözer!” demediler!

Bunu düşünen oldu mu?

Öcalan’da ve ona destek verenlerde Müslüman sabrı olsaydı başbakan da olurdu çare kapısı da. Çok da kolay olurdu! Çünkü Paşa Hazretlerinin dediği gibi “İrtica, PKK’dan daha tehlikeli!” görülüyordu!  

 

9-Kürtçe konuşma yasağına silah sıkanlar, yüz binlerce Kürdün ocağına incir ağacı diktiler ve bir o kadar da Türkün (Müslümanın) maddi ve manevi kaybına neden oldular. Bütün bunların karşılığında elde ettikleri sonuç ise Kürtleri İslamsız muğlak bir siyasi istikbale inandırmak oldu.

Türkiye’yi kendilerine düşman yaptılar.

Kanmış Kürtlerin içini ise kin ve nefretle doldurdular.

Bunun adına da “Kürtlerin ulusal mücadelesi!” dediler.

 

10-Ermeni sorunu, 1878’de Berlin Konferansı’nda uluslar arası bir sorun haline geldi. 1878 başlangıç ise 1919 Paris Konferansını da Ermeni sorununun finali sayabiliriz. Uluslar arası oturumlarda sürekli Osmanlı Devleti’nin önüne konan Ermeni sorunu, yönetim ve toprak tavizine dayanıyordu. Osmanlı Devleti fiilen varlığını yitirdiği günlerde bütün koşullar Ermenilerden yanaydı ama Batılı devletler Ermeni temsilcileri Paris Konferansında aşağılayarak dışladılar.

 

Bu kadar yakın bir tarihte Kürt aşiretlerinin de iyi bildiği Ermeni sorunu, bu şekilde bitti ise ayrılıkçı düşüncelere kapılan Kürtlerin, Batılılar konusunda çok dikkatli olmaları gerekir!

Yok öyle değil; yanılıyorsun! Çünkü Kürtler Batılıların gözünde Ermenilerden çok daha değerli, deniyorsa, buna da ciddi ciddi inanılıyorsa, susmam gerekir.

Yok, eğer Ermeniler Batılılar gözünde çok değil, Kürtlerden sadece bir gömlek daha kıymetli ise sizleri temin ederim ki, bugünkü Ermenistan kadar bir Kürt devletine bile asla izin vermezler.

 

11-Hiçbir diplomatik zekâ, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gücünü dikkate almadan, küçücük de olsa kâr-zarar hesabı yapmadan ayrılıkçı Kürtleri desteklemez. Bugünkü Türkiye 100 yıl öncesinin bir Afrika ülkesi olsaydı, o günkü dünya çok farklıydı ve her şey olabilirdi! O günler geride kaldı. Fakat çareler tükenmiş değil!

Her çare yönetme hastalığına yakalanmış kişileri tatmin etmese de var!

 

Bu konuda daha açık konuşmak istiyorum:

Gün gelir Türk politikacılar, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurma kararı alabilirler.

Göreceksiniz başaramayacaklar!

Çünkü Kürtlere bir devlet kurmak Türklerin elinde değil!

Bu bölgede sınırları Türk politikacılar çizseydi, 40 devlete 41.yi de eklerlerdi. Sınır belirlemek Türklerin elinde değilse her şeyi yeni baştan düşünmek zorundayız.

Geçek şu ki, Türkiye’yi bölmek, Türklerin elinde değil!

Durum bu kadar vahim!

İş bu kadar ciddi! 

Bir cevap yazın