Cemaatin diaspora yolculuğu

Cemaatin diaspora yolculuğu

Bediüzzman’ın gelecek tasavvurunda ateizme karşı Müslüman-Hıristiyan dayanışması vardı. İslâm’ın şartları biliniyordu ama insanlığın ortak paydasını kimse konuşmuyordu. Üstat onu da açıklamıştı: “La ilahe illallah kardeşliği”.

Fethullah Gülen, Bediüzzaman’ın ne demek istediğini biliyor ve bu doğrultuda her kesimle işbirliği yapabileceğini düşünüyordu. ABD, AB, İngiltere, İsrail vs. bunların hepsi olabilirdi. Çok rahattı, dünyaya açılırken önünde hiçbir engel görmüyordu.

Gördüğü ve canını sıkan tek engel vardı, o da dünyaya dar pencereden bakan mağlup Müslümanlardı!

-Gülen, Bediüzzaman hayranıydı ve kendisini onun risalelerini en iyi anlayan ve yorumlayan kişi olarak görüyordu.

-İslâmî ilimleri anlamak ve hayata aktarmak için kendisini iyi yetiştirmişti. Dünyayı yurt edinen geniş düşünceli ne bir âlim ne de bir uygulayıcı tanıyordu. Bu konuda tekti!

-Yetiştirdiği talebeler, talebeden daha donanımlı birer robottu adeta! 3 bin dolara yapılamayan görevleri 500 dolara, hem de 16 saat çalışarak yapabiliyorlardı. Onlar da dünyanın gönüllü vatandaşlarıydı.

-Kurduğu okular ve dershaneler yurt içinde ve dışında adeta rakipsizdi.

-Özellikle Gülen’in evlenmeden sürdürdüğü münzevi ve fedakarane tempolu hayatı karşısında, benim diyen âlim, şeyh, abi, üstat ve başkan yarışa adeta 3-0 mağlup başlıyordu!

-İslâmcılık oldum olası “devletlu”ydu. Gülen ve cemaati de devlet destekliydi. Lakin devletimiz Osmanlı’dan sonra dini konularda dünyaya açılma hususunda reflekslerini ve belleğini yitirmişti. Dünyayı yurt edinmek için Cenabı Allah’ın yardımına ve ABD’nin desteğine ihtiyaç vardı. Cemaatin uluslar arası bir yapıya dönüşmesi tesadüf değildi. Bunu başarabilecek tek kişi ve oluşum, ne yazık ki rakipsizdi ve tekti.

-Bediüzzaman’dan dolayı Cemaat, çağdaş kavramları son yıllara kadar savunmasa da muhalifi de olmadı. Denebilir ki, Gülen Cemaati, Müslüman beynini enkaza dönüştüren tercüme İslâm’dan en az etkilenen Süleymancılar gibi bir iki cemaatten biri olarak kaldı. 

***

-Gülen ve cemaati, 2007’ye kadar Türk Silahlı Kuvvetleri ne yaparsa yapsın tek taraflı bir saygı gösterisi içindeydi. 2007’den sonra ise TSK’dan istediğini almak için amansız bir mücadeleye girdi. Bu beni de şaşırttı!

 -Gülen ve cemaati; Erbakan dışında iktidardaki hiçbir siyasetçiye muhalefet etmedi. 2012’de başlayan, 17-25 Aralık 2013’te tavan yapan Erdoğan’a karşı yürütülen benzersiz ve amansız muhalefet, inanılması zor bir gelişmeydi. Sonuçları ağır olacaktı.

-Cemaat finansman ihtiyacını; zekat, himmet, salma, kurban, deri, burs, dershane ve okullardan gelen ayni ve nakdi yardımlarla karşılıyordu. Karşılığında kestiği fatura ve makbuz ise çok azdı.

-Herkesten yardım ve bağış alınıyordu ama çok az kişiye, o da cemaatten ise yardım yapılıyordu!

-Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’nin Müslümanlığı köy dindarlığıydı. Buna Diyanet ve İlahiyat Müslümanlığı da dahildi. Oysa Cemaat Türkiye sınırlarını aşmış, köyün çok ötesinde fetvalara ihtiyacı olmuştu. Bu noktada Cemaatin tek fetva mercii Fethullah Gülen’di. Ne yazık ki, “La ilahe illallah” Müslümanlığının gerektirdiği fetvaları verecek ondan başka kimse de yoktu. Hayrettin Karaman Hocamdan özür dileyerek bir mukayese yapmak istiyorum, izinleri olursa: Karaman Hoca’nın özel görüşmelerinde bir kişiye verdiği 10 numara fetvaları, Gülen Hoca kitlelere veriyordu!

-Din kardeşlerimden de özür dileyerek bir genelleme yapmak istiyorum: Bütün cemaatler ve üstatlar salağa yatırım yaparken Gülen, nitelikli eğitim almış kişilere yapıyordu!

-Gülen Hoca, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat geleneğine sadıktı. “Başkan fâsık bile olsa itaat edilmeli” görüşündeydi. Fakat ne olduysa artık, bir anda direksiyonu Şia “kıyam”ına kırdı, Başbakan ve Cumhurbaşkanına açık muhalefete girişti.

-Herkesin kulağına küpe olsun isterim: İnsanın ekonomik, sosyal ve siyasal talepleri ve güdüleri istismar edilebilir; bu anlaşılabilirdi. Ama din duygusunun istismarı ise sonuçları itibariyle çok farklı olabileceğinden Osmanlı’dan beri formüle edilen “irtica ile mücadele” önlemleri, asla küçümsenemezdi!

Hiçbir insanî faaliyet şımartılmayı hak etmediği gibi insanların elinde şekilden şekle sokulan din de bu ayrıcalığı hak etmiyordu!

Benden söylemesi!

Bu mukayeseyi uzatabilirim. 1850’lerden beri Osmanlı ve Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okulların ne anlama geldiğini bilen biriyim. Sanılanın aksine, yurt dışında okul açanların, tek taraflı değil, her iki ülkeye yapabilecekleri olumlu katıları olduğundan dolayı bu faaliyetleri başarı ile sürdürebildiler. Dünya sömürgeleşme çağını çoktan geride bıraktı. Çağımız “bire bir” ilişkiler çağıdır ve tek taraflı bir çıkar gözetimiyle Edirne’nin dışına çıkılamayacağı da bilinmelidir.

***

Bugün cemaatin Ak Parti hükümetleri ile yaşadığı sorun, parti sorunu olmaktan çok bir “devlet” sorunudur. Bunun nasıl sonuçlanacağına da devlet karar verecektir.

***

Cemaatin yaşadığı sorun nasıl çözülürse çözülsün; bilinmelidir ki, Türkiye’nin AB’deki işçileri gibi ondan çok daha nitelikli dünya çapında “cemaat diasporası” da teşekkül etmek üzeredir.  

Bugünlerde yaşanmakta olan sorunlar kimilerinin yüreğini yaksa da, yeni diasporanın yaratacağı sonuçlar, herkesin yararına olacaktır. Duamız ve dileğimiz her şeyin hayra tebdil olması yönündedir.

 

 

Bir cevap yazın