Alevî İslâmcılık mümkün mü?

Alevî İslâmcılık mümkün mü?

İslâmcılık; Sünnîliğin modern zamanlarda kendini savunma ve yenileme çabası olarak bilinir. Oysa İslâmcılığın doğuşuna öncülük yapan en önemli isim Cemaleddin Efgânî’dir ve o da bir Şii-Alevîdir.

 

Efgânî; 1838-1897 yılları arasında yaşamış, modern zamanların en yenilikçi, düşünce ve aksiyon adamıdır. Afganistan, Hindistan, Osmanlı Devleti, Mısır, Fransa, Rusya, Almanya, İngiltere’de fikri ve siyasi mücadelelerinin bıraktığı izler, İslâm dünyasında sarsıcı etkiler yapmıştır. 

 

Mısır’da kaldığı yıllarda çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Onun talebeleri İslâm dünyasının her yerinde sömürgeciliğe ve işlevsiz dini eğitime karşı mücadele vermişlerdir. Son iki yüzyılda hiçbir Müslüman Efgânî kadar etkili olamamıştır. Yeni Osmanlıları, Jön Türkleri, Said-i Nursî, Mehmet Akif, Ahmet Hamdi Akseki, Seyyit Bey, Şemsettin Günaltay, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu’nu… Yüksek İslâm ve İlahiyat kuşağını ve daha nicelerini doğrudan veya dolaylı etkilemiştir.

 

İslâm Birliği” ve “yenilik” onun en iddialı görüşleridir. Onu bu görüşte ısrarcı yapan neden, sadece sömürgeciliğe karşı bir direniş ideolojisi oluşturmak değildi. Efgânî’nin en büyük hayali; Şii ve Sünni mezhepler arasındaki farklılıkları en aza indirip İran, Osmanlı ve diğer küçük parçalardan oluşan İslâm devletlerini tek bir halife etrafında birleştirmek, devamında da İslâm âlemini geri kalmışlıktan kurtarmaktı.

 

Efgânî; Afganistan, İran ve Bağdat Şii Medreselerinde okumuş, ancak misyonuna zarar vermesin diye Şii olduğunu söylememiştir. Onun amacı ihtilafları aza indirecek bir yol bulmaktı. Bu nedenle mezhepleri birleştirecek bir fıkıh görüşünü savundu. Zaman zaman Hanefî olduğunu söylese de her konuda Hanefiliği yaşamadığını da belirtiyordu.

 

***

 

İslâm dünyasındaki Şii mezhep ve tarikatların sayısı çoktur. Anadolu’da yaşayan Şii-Alevilerin bir kısmı Caferîdir. Caferîler Türkiye’de İran ve Irak’tan bağımsız bir görüş geliştirememişlerdir. Bugün de durum aynıdır.

 

Ama Anadolu’da Alevî dendiğinde ilk akla gelenler, “Tarikat İslâm’ı”nı yaşayan büyük küçük Alevî Müslüman topluluklardır. Anadolu kırsalında, çoğunlukla da hayvancılıkla uğraşan Alevîler yaylalara yakın köyleri yurt edinmişlerdir. Yaşamları, sosyolojik olarak 1950’ye kadar değişmemiştir. Zaman zaman yaşanan siyasal başkaldırıların bir sonucu olarak Alevîlik “seferilik / dini yükümlülüklerin yarılanması” niteliği kazansa da, ekonomik coğrafyalarında önemli bir değişiklik olmamıştır.

 

Anadolu Alevîliğinin kentlileri ise Bektaşilikle uyumlu bir gelişme seyretmiştir.

 Bu sebeple, Kentli Alevîleri, Alevî-Bektaşi şeklinde tanımlamak daha doğru olacaktır. Bunların bir kısmı “Ahilik” içinde örgütlenmiş, bir kısmı da Yeniçeri Ocağında Bektaşî olarak ideolojik bir misyon üstlenmiştir.

 

Şah İsmail’in Anadolu’da taban oluşturmaya çalışması ve Şah Kulu isyanı ve akabindeki Çaldıran Savaşı, Alevîlerin kentlerdeki ve Bektaşiler arasındaki varlığını ve etkinliğini ciddi oranda zayıflatmıştır. Yavuz ile başlayan yeni dönemde Alevîler için en güvenilir mekânlar, dağ köyleri ve yaylalar olmuştur.

 

II.Mahmud’a kadar olan dönemde (250 yıl) varlığını dedeler ile sürdüren Alevîler, zaman zaman siyasi ayaklanmalar çıkarmış olsalar da sonuç değişmemiştir. Bu ayaklanmalara Bektaşî babaları ve dedebabaları destek vermemiştir.

 

II.Mahmud, Yeniçeri Ocağını lağvederken Bektaşî dergah, tekke ve zaviyelerini de tasfiye etmiş,yeni kurulan Asakir-i Muhammediye’de Bektaşiliğe yer vermemiştir. Böylece Alevîlerin devletsiz yaşamı, Bektaşîler için de yasa olmuştur.

 

Hiçbir siyasi baskı bir inancı veya tarikatı ortadan kaldıramadığı gibi Osmanlı Devleti de bir tarikatı yok edememiştir. İnsanlar bir süreliğine sessiz kalarak kendilerini korumuşlar, koşullar olgunlaştığında da tekrar aktif hale gelmişlerdir.

 

Genel kuraldır;

Yeraltına çekilen bütün dini akımlar, yasaklı günlerinde “şekli” özelliklerini yitirir, yerini, “seferilik hükümleri” ve “semboller” alır. Koşullar olgunlaştığında ise eski dini yaşama geri dönmeye çalışırlar ama ciddi zorluklarla karşılaşırlar. Eskiyi unuttukları için geri de dönemezler. Bu aşamada cemaat veya tarikat, kendi içinde eskiden böyle miydi, değil miydi tartışmasına girerler. Bu da onların bilimsel olarak gelişmelerini engeller ve parçalanmalarına yol açar.

 

Gelecekte Alevî-Bektaşî İslâm’ı bekleyen önemli sorunlar vardır:

 

1-Alevîlik ve Bektaşîlik, İslâm tarihinde ortaya çıkan ve gelişen tarikatlardandır.

 

2-Öncelikle Anadolu Alevîliği Safevî Devleti ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasal mücadelede Şah İsmail’in yanında yer alarak önemli bir sarsıntı geçirmiştir. Osmanlı’da yaşayıp Safevîlerin yanında yer almanın faturası ağır olmuştur. Sorun siyasi olsa da mezbebî sonuçlar da doğurmuştur.

 

3-Çaldıran Savaşı, Alevî Müslümanları hem kırsal hem de “seferi / dini hükümlerin bir kısmının kalkması, bir kısmının da yarılanması” anlamına gelebilecek bir yaşama mahkûm etmiştir.

 

4-Kırsalda Alevîliği bugünlere taşıyanlar dedelerdir. 1950’de başlayan yoğun kentleşme en çok da Alevîleri etkilemiştir. Camisiz köylüler, kentlerde ihtişamlı camiler ve ağzı kalabalık hocalarla tanışmıştır. Alevîler ise kentlere geldiklerinde kırsaldaki dedelerini de kaybetmişlerdir. Bunun yarattığı boşluğu ise solculuk doldurmuştur.   

 

5-SSCB yıkılınca büyük ölçüde dini içeriğini yitirmiş olan Alevîlik, ideolojik boşluğa düşmüş, eskiye dönme ihtiyacı gündeme gelmiştir. 1925’ten beri devlet dışı olan Alevîlik, 1985’lerde eskiye dönme arayışında yalnız bırakılmamış, ortaya çıkan boşluk, AB merkezli “Ali’siz Alevîlik” ile doldurulmaya çalışılmıştır.

 

6-1985’ten sonra, özellikle 90’larda TV programlarına çıkan Uluslararası Hukuk Profesörü İzzeddin Doğan Dede, “Alevî-Bektaşî İslâm” vurgusu yaparak;

 

-Alevîlerin, Hacı Bektaş’tan beri Bektaşilikle olan bağlarını hatırlamalarını sağlamıştır.

-Alevîler kırsalda yaşarken kentli Bektaşîlerin oluşturdukları kitap ve kütüphanelerden ve Erkanlarından yararlanmalarının önünü açmıştır.

-Bektaşiliğin geleneksel olarak sürdürdüğü daha çok ibadet ve daha az siyaset ilkesinin, Alevîler arasında da daha az siyaset, daha çok ibadet olmasına öncülük yapmıştır.

-Doğan Dede, yıllarca,“Alevî-Bektaşî İslâm” vurgusunu yaparak, hem Bektaşîliği onore ederek ona insan kaynağı sağlamış, hem de Alevîliğin hızla kentleşmesinin yoluna açmıştır…

7-Bugün Alevîlerin Müslüman olup olmadıkları tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Bu büyük bir gelişmedir! Alevîleri İslâm dışı göstermeye çalışanlar, son yıllarda zor durumda kalmışlardır. Çünkü;

 

-Alevîler de Kur’an Kursu,

-İmam Hatip Okulu,

-İlahiyat Fakültesi veya Bölümü,

-TRT Radyo ve TV’lerinde dini programlar,

-Dede Eğitim Merkezleri,

-Cemevlerine yasal statü,

-Cemevlerine dede ve yardımcı tayini,

-Cemevlerine kamu yardımı… istemekteler.

 

8-Her sorunun kalıcı çözümü ancak ilimle bulunabilir. Sünnî veya Alevî din veya mezhep veya tarikat eğitimi ancak ilmileştiği ölçüde fayda üretebilir. Kimse ilimden mahrum bırakılamaz.

 

9- Bugün önemli bir kazanım ve birlik için tarihsel fırsatlara sahip olduğumuz “demokrasi” çağındayız. Artık Alevî Müslümanlar, “Toplumu Ehl-i Beyt soyu yönetsin!” diye bir kavganın içinde değiller. “Seçimleri kim kazanıyorsa o yönetsin!” düşüncesini savunuyorlarsa Alevîlik ile Sünnîlik arasındaki tarihsel sorun çoktan çözülmüş demektir. Yeter ki bu aşmanın farkında olalım.

 

10-Alevî olan CHP Genel Bşk. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uluslararası marka gücü olan Sünnî Profesör Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermesi, İslâm’ın 1400 yıllık siyasal tarihinin en kayda değer olaylarından biridir.

 

11-İslâm dünyasının, Sünnî-Alevî-Şii diye ikiye ayrıldığı ve ihtilaflara modern zamanların hırslarının da hızla eklendiği günümüzde Türkiye’nin hala “Cemevleri ibadethane midir değil midir”i tartışması, ancak akıl tutulması ile açıklanabilir! 

 

12-Cumhuriyet ve demokrasi, sadece bir işçi veya köylü çoğuna devlet başkanı olma hakkı tanımamıştır. Aynı zamanda engin görüşlü insanlara geleceği kuşatabilecek çözümleri yaşama geçirme fırsatları da tanımıştır…

Bir cevap yazın