Zaruret Molla’nın mükerrer fetvaları

Zaruret Molla’nın mükerrer fetvaları

Babasının oğlu, il il gezip “Abbas yolcu!” diyormuş. Sen gezmene devam et. Çok geçmez görürüz kimin gidip kimin kalacağını. Sen kendine dikkat et. Bana bir şey olmaz. Kaderde ne yazılmışsa o olur. Bakarsın yine dört ayak üzeri düşüvermişimdir!

Bakalım o zaman ne diyeceksin?!

Benim gideceğimi söylüyor da, hangi önlemler aldığımı akıl bile edemiyor. Etrafındaki kalabalık her geçen gün artıyor. Bunun farkındayım. Gideni geleni çokmuş. Lakin benim ne tür önlemler aldığımı ve almakta olduğumu akıl edecek bir kişiyi hâlâ bulamadı.

Benim rahatlığım da bundan!

Sen bana ne yapabilirsin ki ey zavallı. Ben mahalle berberliğinden bu makamlara ermiş biriyim.

Sen ise eşeğin kuyruğu gibi ne uzarsın ne de kısalırsın. Dün ne idiysen bugün de osun.

Bazı uyanıklar ise sütre gerisinde bana salvolar gönderiyor. Duyunca üzülüyorum.

Her şey bir yana, bir de göğsünü siper etmiş doğruya doğru, yanlışa da yanlış diyenler var. Onlara bir itirazım yok. Bilirsiniz, ben de eskiden haktan yanaydım! Şimdilerde ise kendimden yana oldum!

Hakikat ehli doğru olarak neyi biliyorlarsa onu yazıyorlar.

Tek tesellim, onların beni rahatsız edecek fazla bilgilerinin olmaması.

Adamlarıma soruyorum, anlattıkları doğru ise bizimkilerin çıkardıkları gürültü arasında bu zavallıların sesleri çok cılız kalıyormuş. Yakınları dışında onları duyan yokmuş!

Mahalle berberliğinden bu yana nice başa tarak vurdum. Nicelerini de sinek kaydı yaptım. Hakkaten doğrunun parayla, makam ve mevki ile satıldığını ancak bu makamlara erince gördüm.

Bazen yaptıklarımdan o kadar utanıyorum ki, hanımın huzuruna çıkmaya yüz bulamıyorum. Lakin ulema, ümera ve vüzeradan tık yok! Doğal olarak bu da bana cesaret veriyor.

Bazen bu unvan bozuntularına sorayım diyorum, bunların doğruyu söyleyecek cesaretleri yok ama ben yine sorayım diyorum. Soruyorum; hayret ki ne hayret!

Zaruret halidir, yapılmasında bir beis yoktur!” cevabını alıyorum.  

Aramızda kalsın, bu ulu bozuntularını yıllardır tanırım, sorduğun nice soruya “zaruret halidir, yapılmasında bir beis yoktur” cevabını almışımdır.   

Ey ulu bozuntuları! Zarureti kaldıracak olan ben değilsem kim? Din, ahlâk, namus, can ve mal güvenliğini kim, ne zaman sağlayacak ki hak, hukuk ve adalet sayesinde kral ve dilenci eşit olsun?!

Yakınımdaki ulu bozuntularının beni üzdükleri kadar babasının oğlu üzmedi. Bazen bunu düşünür babasının oğluna haksızlık yaptığıma hayıflanırım.

Bunu da bilin! O kadar kalpsiz değilim!  

Bir gün bu durumu hanıma soruyayım dedim. Bana öyle bir cevap verdi ki beş medrese tahsiline denk:

Haşmetmeap hazretleri, ulu diye topladığın bu adamlar senden kurtulur ama sen bunlardan kurtulamazsın. Hesabını ona göre yap!” dedi.

O gün bu gündür ne yediğimin tadına varabiliyorum ne uyuyabiliyorum ne de gülebiliyorum. Geçen gün halet-i ruhiyemi hanıma açtım, çünkü başka beni anlayan yok. O da “Haşmetmeap; yemene, içmene bir şey diyemem ama sen eskiden de hiç gülmezdin” dedi ya moralim iyice bozuldu.

Halet-i ruhiyemin bozulduğunu fark eden adamlarımdan birkaçı bir araya gelmişler, bir miktar adamı küçük bir salona doldurmuşlar ki sanki bütün memleket burada havası oluşsun diye. Benden ahaliye nasihat etmemi istiyorlardı. Gittim.

Bir alkış…

Bir Hurraaa…

Bir çok yaşa…

Biraz moralim düzelir gibi oldu.

Yumruğumu sıktım. Boyun damarlarımı şişirdim. Gözlerimi de iyice ayırdıktan sonra aldım aparatı elime başladım konuşmaya:  

Yapacak daha çok işimiz var!” dedim. Bir alkış, bir alkış görülmeye değerdi.

Yapacak daha çok işimiz var, dedim de, ne yapacağımızı ben de söylemedim, onlar da sormadı. Sadece alkışladılar, beni çok yaşa ile de morallendirdiler.

Ulemanın dediği kadar var, bizim ahali hakkaten cahil! Ulemanın bugüne kadar bana öğrettiği tek hakikat, ahalimizin cahil olduğu gerçeğidir.

Konuşmam bittiğinde aparatı cazgıra teslim ettim, çok yaşalarla eve uğurlandım.  

Akşam eve döndüğümde bunları günlüğüme bir bir not ettim.

Bir cevap yazın