İçeriğe geç

İslam dünyasının siyasi manzarası

İslam dünyası, devletleri veya ülkeleri deyimi gerçekte doğru değildir; bunun doğrusu “Kendini Müslüman kabul edenlerin çoğunluğu oluşturduğu” ülkeler veya devletlerdir. 

Bu tanımlama Hıristiyan, Yahudi, Budistler… için de geçerlidir. Dinler, siyasiler için ancak “meze” olabilir!

Her insan ayrı bir realitedir ve inancı, ahlakı, iddiası ve kavgası ile başbaşadır. Bir kişinin peşpeşe sergilediği iki davranışı arasında çoğu zaman uyum da bulunmayabilir! 

Ancak,eğer her bireyi ve her bir tavrı, tekil olarak değerlendirirsek, hiçbir sosyal olayı açıklayamayız. Mecburen içinde önemli yanlışları barındırsa da tümevarım yöntemiyle bazı genellemeler yaparak olayları açıklamaya çalışırız.

Gelelim dünyanın siyasi görüntüsü içinde İslam dünyasının durumuna:

Avrupa’da eski düzenin egemenleri hanedanlar, aristokrasi ve Kilise babalarıydı. Gittikçe zenginleşen tüccarlar, bankerler, işletmeler eski düzende vergi, yetmediğinde de borç alınan kişi ve kurumlardı. Halk ise çoğunlukla köylü, kısmen de işçiydi. Gelir düzeyleri ise oldukça düşüktü.

Batıya yeni düzeni zengin tüccarlar, bankerler ve sanayi işletmelerinin sahipleri getirdi: Yoksul halka özgürlük, eşitlik, adalet… vaat edildi. Aydınlar fikir üretti, halk isyan etti… On binler, yetmedi yüz binler, o da yetmedi milyonlar öldü!

Bu kaosta Avrupa’da eskiye ait ne varsa ya yok edildi ya da “sermaye”nin himayesine girdi.

Halka gelince… 

Tanrı onları korusun, önemli bir kısmı öldü! Özellikle özgürlük, eşitlik, adalete içtenlikle inananlar daha çok öldü! Bunun için işkence çeken, hapis yatan, ömür boyu mağdur yaşayan yüz milyonları tarih kitapları saymadığı için ben de önemsemiyorum!

Psikolojik travmalar yaşayanların sayısını ise merak etmeyin, çünkü o tarihlerde henüz psikoloji ve travma icat edilmemişti. O nedenle içiniz rahat olsun!

Ölenler öldü, halkın geri kalanı ise tarlalarda çalışmaktan kurtarılıp sanayi işletmelerine taşındı!

Köyde yüzyıllardır doğaya uyumlu konutlarında hiç olmazsa temiz hava soluyan bu insanlar, sanayi işletmelerinde çalışmak için sağlıksız konutlara,koşullara ve zehir solumaya mahkum edildiler.

Yeni hayatın sendikal şefleri ve proleter olmayı içselleştiren “sosyalizm”i ile Batıda düzen kurulduğunda iş tamam sayılırdı.

Sıra yeni hayat için gerekli olan “yer altı” kaynaklarının elde edilmesine gelmişti. Batı’da yeni düzen kuranlar azıcık çaba ile benzerlerini Doğu’da, Afrika’da, Asya ve Güney Amerika’da da kurabilirlerdi.

Öyle yapmadılar!

Zaten buna gerek de yoktu!

İyiyi, güzeli, adaleti, refahı, özgürlüğü, istikrarı güncellememiş ve yenilememiş, daha önemlisi insanlık nereye gidiyoru akledememiş kimselere Batının acıması, şefkat ve merhamet göstermesi mümkün değildi. Gerek de yoktu! Olsaydı, Batıda yeni düzen kurulsun diye milyonlarca kişi ölüm tarlalarına sürülmezdi.

Son iki yüzyıldan beri İslam ülkelerinde hüküm süren yönetimlerin tamamı Batılıların onayından geçmiştir. Batının onaylamadığı bir yönetim ise kısa sürede devrilmiştir. 

Bu kadar deneyimden sonra;

“İslam” iddiasıyla yola çıkılan tüm siyasi hareketler eğer;

-Kadın hakları konusunda ciddi sorunlar yaşıyorlarsa,

-Bilimsel araştırmalarıyla dünya ile rekabet edebilecek düzeyde değilseler,

-Ekonomik alt yapıları yetersizse,

-Ekonomi rekabetçi ve özel sektörcü değilse,

-Sanat ve felsefede yeni ekoller yaratamıyorlarsa, 

-Dini retoriğin yerini “ahlak” almamışsa,

-Suç işleme oranları her yıl artıyorsa,

-Sözlere ve yazılı anlaşmalara uyanların sayısı gözle görülür şekilde azalıyorsa,

-İsteyen istediği yaşta rahatlıkla evlenemiyor ve boşanamıyorsa… siyasi taleplerde bulunmak bile bile ölüm tarlasında yol almak demektir.

Hiçbir başarısı olmayan devletlerin veya grupların, örgütlü veya örgütsüz olarak siyasi talepler için eylemlere kalkışması, kaybedecekleri büyük bir oyunun parçası olmak demektir.

Düşüne biliyor musunuz; insanlar yemeyip içmeyip vergi ödüyor. Vergilerin de önemli kısmı ülke güvenliği için harcanıyor. Kurulan orduların, polis teşkilatları ve istihbarat birimlerinin görevi devleti bütün maddi ve manevi varlığı ile “düşmana” karşı korumaktır.

Bunun her zaman savaşla olmasına gerek de yoktur! Çünkü savaş “yenmek” için yapılır! Çoğu zaman aza çoğa bakılmadan “anlaşılarak” da devlet güvence altına alınabilir.

Bugün BM’in beş daimi üyesi dışında kalan bütün devletler için en mantıklı yol egemen güçlerle azına çoğuna bakmadan “anlaşarak” yaşamaktır.

Anlaşma olmazsa…?

Meydan okursak…?

Defolun dersek ne olur?

Bir de bakarsınız ki, en yakınlarınızın eline üç beş kitap tutuşturulmuş, okuyan öfkeye kapılıyor!

Sanki daha fazlası mümkünmüş gibi sokaklar özgürlük, adalet, eşitlik çığlıklarıyla inliyor!

Hayret ki ne hayret! Ülke şu kadar metrekare, uçsuz bucaksız bir alan! Kimsenin kimseyi tanıdığı yok! Ama herkesin ağzından çıkan “şikayet cümleleri” aynı! Bu kadar vatandaş bu tedrisatı nereden ve kimlerden aldı?

Bir kısmının fikriyatı sol öğreti!

Bir kısmının ise ayet ve hadis!

Diğerinde bölünme kaygısı!

Çoğunda ise özgürlük, eşitlik, adalet!

———————————–

Kategori:2013

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir