Cumhuriyetin politik Türkçesi

Cumhuriyetin politik Türkçesi

Cumhuriyete gelindiğinde, kurucu kadro, 1839’da Tanzimat’la başlayan modern kurumların, Islahatların, I. ve II. Meşrutiyetin resmi ve en az bunlar kadar etkili sivil girişimlerin etkisi altında yetişmişlerdi. Her biri birer modern Osmanlı paşası, bürokratı, siyasetçisi, alimi, gazetecisi ve münevveriydi. Cumhuriyetin kurucu kadrosunun Osmanlı’dan tek farkı, Gayrimüslimleri dışlamış olmasıydı.

 

Kurucu kadro şaşılacak derecede Müslümancıydı. Hatta İslam Dini’nin kabul edemeyeceği kadar, bugün bile örneği olmayan bir Müslümanlıktan yanaydı. Her yol denenerek Gayrimüslimler yurt dışına çıkarıldı, kalanlar ise baskı altında tutuldu. Yabancı okulların büyük çoğunluğu Lozan Antlaşması gereği, bir kısmı da muvazaalı gerekçelerle kapatıldı. Bu arada Türkçe bilmedikleri halde Balkanlardan Boşnaklar, Pomaklar, Arnavutlar, Makedonlar, Çingeneler sadece Müslüman oldukları için Anadolu’ya kabul edildiler.

 

Peş peşe yapılan inkılapların hiçbiri Gayrimüslimler için yapılmadı; hepsinin bir amacı vardır o da Müslümanı modernleştirmektir.

 

Osmanlı Türkçesi; üç kıtaya yayılan 22 milyon kilometrekarede yaşayan diller, dinler, ırklar, etnik kültürler, cemaatler, tarikatlar… kaynaşmasından az çok etkilenerek olgunlaşmıştır.

 

Cumhuriyet Türkçesi ise İslam –Türk tarihinde örneği olmayan bir yol izlenerek “kuvvetler birliği” çatısı altında tek yasa, tek yargı, tek dil, tek şive, tek ırk, tek din, tek mezhep, tek kıyafet, tek parti, tek tedrisat, tek meslek odası… yöntemiyle, farklılıkları ortadan kaldıran yeni bir hayatla birlikte oluştu. Osmanlı, barındırdığı elemanların sayısını eksilmeden modern olanla artırmaya çalışırken; Cumhuriyetin kurucu kadrosu, Osmanlı’da modern olanı koruyup geleneksel olanı ayıkladı. Benzer durum dilde de yaşandı, Arapça ve Farsça bu nedenle Türkçeden ayıklandı.

 

Cumhuriyetin kurucu önderi Mustafa Kemal, ilk döneminde Osmanlı Paşasının kullandığı bir dil ve üslubun da üstünde, oldukça süslemeli, asker olması nedeniyle de net ve keskin bir Türkçe kullandı. Meclis konuşmalarında, Nutuk’ta, resmi ve özel yazışmalarında bunu görmek mümkündür.

 

Mustafa Kemal’in Türk Dil Kurumu ve Tarama Sözlüğü çalışmaları yanında bizzat kendisinin de katıldığı Türkçenin sadeleştirilmesi çalışmalarını o kadar abarttı ki, sonunda kendisi de rahatsız oldu ve çalışmalarını aşırılıklardan arındırarak halkın kullandığı Türkçeye yöneldi.  Kur’an’ın ve Buhari hadislerinin TBMM kararıyla hazırlanan tercüme, tefsir ve şerhlerinde kullanılan Türkçe, hiçbir rahatsızlığa neden olmadan Başbakanlık tarafından yayınlandı ve dağıtıldı.

 

İsmet İnönü; Cumhurbaşkanı olduğunda açılışı Yeni Yunancılık ve Yeni Latincilik ile yaptı, sonra bundan vazgeçer gibi oldu ve 1942’de Türk Dil Kurumu’na daha sade ve öz Türkçe ile bir Kur’an çevirisi hazırlama ödevi verdi. 

 

1945 koşullarında demokrasiye geçilince, her alanda hissedilen gevşeme (yasasız demokratikleşme de denebilir), basın-yayında fazlasıyla görüldü. Yıllarca suskun kalan Osmanlı bakiyesi son muhalifler, içlerinden geldiği gibi yazmaya ve konuşmaya başladılar.

 

Osmanlı’nın son döneminde ve Milli Mücadele yıllarında “İştirakiyyun” diye tesmiye olunan “Sosyalizm”, bu dönemde okuyan gençler arasında taraftar bulmaya ve kendi dilini, sanatını, edebiyatını ve konusunu oluşturmaya başladı. 

 

Şinasi ile başlayan yalın ve sade Türkçe ısrar, II.Meşrutiyet’te bayağı taraftar bulmuştu. Bu çabaların yıllar sonraki bir sonucu olmalı, İnönü’lü yıllarda I. Yeni denen yeni bir şiir ve edebiyat akımı doğdu.

 

Çok geçmeden 1950’li yıllarda II. Yeni şiiri ve edebiyatı doğdu.

 

Türkçedeki gelişmelerin, din dilinin sade ve yalın bir Türkçe ile ifade edilmesine hiçbir katkısı olmadı. Bu gelişmelerden en az etkilenen dil, din dili oldu. Okur-yazar oranı ve eğitim düzeyi yükselen halkın dini konuşmaları, din adamlarının da okuyan kesimin sorunlarını anlaması iyice zorlaştı. 1960 gelindiğinde halkın konusu ile Diyanet’in konuları arasında uçurumların oluştuğu görüldü. Hiçbir olumlu gelişme olmadan bu yabancılaşma derinleşerek 1980’e kadar devam etti.

 

1960’da Atatürk Anayasası lağvedildi ve 1961’de yeni bir anayasa hazırlandı. Yeni anayasanın tanıdığı haklardan en çok da sol fikir hareketleri yararlandı.

 

1970’e gelindiğinde Türk solu, her konuyu kendi Türkçesiyle ifade edebilecek düzeye gelmişti. Sanata, edebiyata ve basına bu dil egemen oldu. Oldukça ideolojik bulunan bu Türkçeye gösterilen tepki ise çok cılızdı. Üç beş Türkçü ve İslamcı dergi, düşük tirajlı bir-iki gazete, sol yayınlar karşısında etkisiz kaldı. Halk radyoda ve yeni yeni yayınlanmakta olan televizyonda duyduğu Sol Türkçeyi anlamakta zorlanıyordu ama beğenenlerin sayısı ise hızla artıyordu.

 

Bir cevap yazın