İçeriğe geç

ŞERİAT – KAVRAMSAL TARİH DENEMESİ

HARUN ÖZDEMİR

KAVRAMSAL TARİH DENEMESİ

Harun Özdemir:

Elazığ doğumlu. İlahiyatçı, Kent Yönetimi Politikası ve Öğrenme Pedagojisi uzmanı. Bazı dergilerde ilahiyat, kent yönetimi ve siyaset konulu araştırmalar yayımladı. Özel İzmir Saint Joseph Fransız Lisesi’nde öğretmenlik yapmaktadır. 2023 Yeni İzmir Derneği’nin ve Türkiye Yazarlar Birliği İzmir Şubesinin başkanıdır. İki Kader İki Lider adlı kitabı Zvi-Geyik Yayınları’nda Temmuz 2001 ve Nisan 2003’de yayımlandı. Yine 2003’de Tarihin İzinde Şeriat ve 2008’de iki baskı yapan 2023 İzmir kitabını yayımladı. 1981 yılından beri Akevler Akdeniz Bilimsel Araştırma Merkezi’nde araştırmalar yapmaktadır. Çok sayıda Radyo ve TV programı yaptı.

 

KAVRAMSAL TARİH DENEMESİ

İçindekiler ……………………………………………………………………………………………………….

Giriş …………………………………………………………………………………………………………………

Araplar ……………………………………………………………………………………………………………

Örnek Kelime Şerîa’t ………………………………………………………………………………………

Ş R A’ ………………………………………………………………………………………………………………

  1. Sosyal Hayvan – Şuru’ Aşaması …………………………………………………………………
  2. Şe’rân – Tüylü İnsan …………………………………………………………………………………
  3. Sürü İnsan – Şurra’ Aşaması ……………………………………………………………………

Yöntem Sorunu ………………………………………………………………………………………….

4- Giyinen İnsan – Şerea’ nın 1. Aşaması ………………………………………………………..

5- Savunan İnsan – İşra’ Aşaması  ………………………………………………………………….

6- Eğiten İnsan – Şer’ Aşaması ………………………………………………………………………

7- Ölçen İnsan – A’riş Aşaması ………………………………………………………………………

8- Saldıran İnsan – Şira’ Aşaması ………………………………………………………………….

9-Siyasal İnsan – A’şiret Aşaması …………………………………………………………………

10- Denizci İnsan – Şere’ Aşaması ………………………………………………………………….

11- Örgücü İnsan – Şerî’ Aşaması ………………………………………………………………….

Değerlendirme ………………………………………………………………………………………………..

12- Yerleşik İnsan – Şerea’ nın 2. Aşaması …………………………………………………….

13- Yasacı İnsan Eşri’a – Teşrî’ ………………………………………………………………………

14- Altyapı İnsanı – Şer’ Aşaması …………………………………………………………………..

15-Katılımcı İnsan – Şûra Aşaması …………………………………………………………………

Değerlendirme ………………………………………………………………………………………

16- Yönlendiren İnsan – Şari’ Aşaması …………………………………………………………..

Değerlendirme ……………………………………………………………………………………..

17- Müttefik İnsan – Şa’b Aşaması – Gevşek Yapılı Merkeziyetçilik …………….

Mezopotamya Merkeziyetçiliğinin Etkileri …………………………………………

18- Merkeziyetçi İnsan – Katı Merkeziyetçilik Aşaması – Mısır Uygarlığı …..

Merkeziyetçiliğin Doğuşu …………………………………………………………………….

Çatışan Şîa’lar – Partiler ………………………………………………………………………

19- Adil İnsan – Şerîa’ Aşaması ………………………………………………………………………

20- Hukuk İnsanı – Şerîa’t Aşaması ……………………………………………………………….

21- Sınıfsal İnsan – Aristokrasi Aşaması ………………………………………………………..

Batıyı Etkileyen Doğu – Fenikeliler ………………………………………………………

Eski Yunan’da Kentleri Doğuran Gelişmeler …………………………………………

Aristokrasinin ve Sınıfların Oluşması ………………………………………………….

Kent Devletlerinin Kurulması ………………………………………………………………..

Değerlendirme ……………………………………………………………………………………….

Aristokrasinin Siyasal Etkiliği ………………………………………………………………

Değerlendirme ………………………………………………………………………………………..

22- Demokrat İnsan – Demokrasi Aşaması ……………………………………………………….

Demokrasinin Gelişmesi ve Yerleşmesi – Kleisthenes’in Reformları …..

Yunan Felsefe ve Biliminin Kökeni …………………………………………………………

Değerlendirme ……………………………………………………………………………………….

23- Laik İnsan –  Laiklik Aşaması ……………………………………………………………………..

Değerlendirme ……………………………………………………………………………………….

24- Emreden İnsan – Roma Dönemi ………………………………………………………………….

Krallık Dönemi ………………………………………………………………………………………..

Cumhuriyet – Res Publica ………………………………………………………………………

Oniki Levha – Lex Duodecim Tabularum ……………………………………………….

Cumhuriyetin Demokrasiye Dönüşmesi …………………………………………………

Roma’nın Genişleme Modeli ……………………………………………………………………

Cumhuriyetin ve Demokrasinin İmparatorluğa Dönüşmesi …………………..

İlk İmparatorluk ve Son İmparatorluk Dönemleri ……………………………….

Değerlendirme ……………………………………………………………………………………….

25- Mistik İnsan – Ruhbanlık Aşaması ………………………………………………………………

26- Özgür İnsan – La İkrah Aşaması ………………………………………………………………..

27- Ekol Üyesi İnsan – Mezhepler Aşaması ……………………………………………………..

28- Buyurganlaşan İnsan – Merkeziyetçilik Aşaması – Şerîa’tın Bozulması ……

29- Arayıştaki İnsan – Batı’da Değişim ……………………………………………………………

30- Yeni Özgür İnsan – Batı’da Şerîa’t I – Laiklik Aşaması …………………………….

31- İşçi İnsan – Batı’da Şerîa’t II – Demokrasi Aşaması ……………………………….

32- Şaşkın İnsan – Günümüzde Şerîa’t ……………………………………………………………

33- Girişimci İnsan – Gelecekte Şerîa’t ………………………………………………………….

Değerlendirmeler ……………………………………………………………………………………………..

Kaynakça ……………………………………………………………………………………………………………

 

Giriş:

Binyıllar içinde meydana gelen yıkıcı ve yıpratıcı olaylara rağmen polen, kömür, fosil, iz, kalıntı… türü bulgular bilim için hangi anlamları taşıyorsa, tarihin aynı yıkıcı ve yok edici süreçlerinden geçerek günümüze kalmış kelimeler de, en az nesnel belgeler kadar bir anlam taşıyor olmalı. Bu nedenle her bir kelime tarihten arta kalmış bulgular gibi geçmişimizi aydınlatacak çok değerli belgelerdir.

Nasıl ki, geçmişe ait her olaya ilişkin yeterli kanıta sahip değilsek ve her olaya ait izler korunamamışsa insanların geçmiş zamanlardaki duygu, düşünce ve yaşamlarına ilişkin kelimeler ve kavramlar da tamamı ile korunamamıştır. Tarihçilerin nesnel kalıntılar konusunsa karşılaştıkları belge kısırlığına, belki de, daha fazlası ile dilde karşılaşılmaktadır. Ayrıca diğer bir önemli sorun da, bir kelimenin aynı veya farklı dillerde geçirdiği evrelerin nasıl bir yöntemle açıklanacağıdır. Bu ve benzer birçok sorun önemsenmelidir, fakat hiçbir güçlük ve olumsuzluk tarihin bütün yıkıcı ve yıpratıcılığına rağmen bugüne kadar gelebilmiş kelimelerin önemini göz ardı etmemeli, hiçbir gerekçe ile değerlendirme dışı tutmamalı ve sayısız kelimelerden geriye kalanlar üzerinde yapılabilecek özenli araştırmaların, tarih bilimine katkıları küçümsenmemelidir. 

Kelimelere tarihsel misyonlar yüklenirken dil ayrımı yapmaya gerek yoktur, önemli olan araştırmacının çalışabileceği herhangi bir dilin kaynaklarını başarı ile kullanabilmesidir. Bizim, dil olarak Arapça’yı seçmemizin en önemli nedeni, aydınlatılmak istenen “konu”nun söz konusu dilin kelimelerine kodlanmış olmasıdır[1]

Araplar:

Arapların büyük Samî ailesinin üyesi olduğu konusunda yaygın bir görüş vardır. Fakat Samilerin anavatanının neresi olduğu konusu tartışmalıdır. Bu nedenle ayrı bir araştırmada ele alınabilecek bu konuya ancak kısa bir açıklama ile değinebileceğiz:

Çok tartışmalı olan bu konuda farklı görüşleri bir kenara bırakırsak;

  • bugünkü insanın ilk kez, tarihin çok eski çağlarının birinde,
  • dünyanın birçok yerinde yaşayan Neandertal insandan
  • Transkafkasya’da yaratıldığı[2],
  • bir süre o bölgede yaşadığı,
  • konuşmaya ilişkin ilk isimleri öğrendiği,
  • daha sonra tüyleri döküldüğü için hızla güneye indiği,
  • sıcak bölgelerde çoğaldığı,
  • parçalandığı,
  • bu arada çoğalıp parçalanan ailelerden birinin Sami ailesini oluşturduğu,
  • zamanla Samilerden bir bölümünün de Arapyarımadası’nı

toplayıcı, avcı ve uzman avcı özellikli yaşam kültürleri ile yurt edindiği sanılmaktadır.

On binlerce yılla açıklanabilecek bu süreçte Arap Yarımadası’nda oluşan birçok yarı göçebe topluluk, gerçekte aynı soyun parçalarıydı. Küçük farklılıklar olsa da en azından anlaşabilecekleri ortak bir dilleri vardı. Bu nedenle soylarını ve dillerini önemsiyorlardı.

Yarımada halkları, çobanlık döneminde sık sık bulundukları bölgeden çoğunlukla kuzeye, özellikle Fırat ve Dicle gibi nehirlerin otlağı bol bölgelerine yaklaşma, saldırma, yağmalama… amaçlı akınlar yapıyorlardı. Uygarlaşma yolundaki Mezopotamya’ya yapılan saldırılarda birçok yenilikle karşılaşıyorlardı. Sürekli başvurulan saldırılardan sonra Yarımada’ya geri dönenler olduğu gibi Suriye ve Aşağı Nil boylarına kadar geniş bir alana ve çoğunlukla Mezopotamya’ya yerleşenler de oluyordu. İşte Yarımada’nın dilini ve kültürünü zenginleştiren birinci etken, bu tür geri dönüşlerin taşıdığı kelimeler olmalıdır.

Kuzey bölgelere yapılan saldırıları savmak için Yarımada’ya püskürtme amaçlı çok sayıda saldırı yapılmış, fakat bölge hiçbir zaman yabancılar tarafından işgal edilememiştir. Bu da Yarımada’daki dilin sadece ve sadece yerliler tarafından oluşturulduğunu, kültür dayatması yaşamadığı için de, yabancı kelimeleri kendi kavrayış ve ifade biçimlerine göre dillerine aktardıklarını gösterir. Dolayısıyla Sami kökenli oldukları ileri sürülen Arapların, uzun süreli işgal yaşamamaları nedeniyle dil ve kültürlerinde birçok orijinal öğe barındırdığı ileri sürülebilir.

Bir diğer önemli etken de şu olmalıdır: Ticaretin Yarımada ekonomisine girmesi ile bölge sakinleri yabancı kültürlerle rasyonel ve pragmatik koşullarda tanışma olanağı elde etmiştir. Ticari ilişkiler sonunda tanıştıkları yabancı kelimeleri yine aynı yöntemle, yani kendi dil zevklerine uygun bir şekilde dillerine kazandırmışlardır. Eğer ticaret yabancıların Yarımada’ya yaptıkları seferlerle sürdürülseydi, yabancı bir kültürün yerli dili bozma olasılığı çok daha yüksek olacaktı. Fakat, Yarımada’nın güvensiz coğrafya koşulları yabancıların bölgede koloni kurmasına olanak vermiyodu. Bu nedenle tüccar uluslar[3] Yarımada halkını bölgedeki ticaretlerine bazen ortak, bazen de işbirlikçi yapmak zorunda kalmışlardır.

Bununla beraber Arapyarımadası sakinleri Fırat, Dicle ve Nil çevresinde kurulan uygarlıklara tarih boyunca komşu olmuş, Uzak Doğu, Güney Asya, Afrika ve Avrupalı halklarla da ticari ilişkiler yoluyla çok eski devirlerinden beri, doğrudan veya dolaylı olarak az veya çok ilişkilerini sürdürmüşlerdir.

Böylece Yarımada halkları, tanıştıkları topluluklara ve uygarlıklara ilişkin kelimeleri dillerine kendileri almış olmalılar. Bu da, işgal ve baskı altında olmayan tüm ulusların bilgi ve sözcük transferinde izledikleri yolla olmuştur. Yani Araplar, kelimeleri Arapçalaştırırken dillerine hakim olan ses ve yapı içinde transfer etmişlerdir. İşgal altındaki topluluklarda görülen kelimelerin aynen aktarılma biçimine, Yarımada’da rastlanmamıştır. Dolayısıyla yerli halkın kullandığı dilin ses, yapı ve anlam özellikleri, yerli ve yabancı tüm kelimelerde egemenliğini sürdürmüştür.  

Bu nedenle Arapça kelimelerde sadece Arapların duygu, düşünce ve yaşamlarına ilişkin bilgiler yoktur; aksine, Yarımada’yla doğrudan veya dolaylı ilişkileri olan tüm toplulukların ve uygarlıkların örtülü tarihlerinin genleri vardır. Kromozom niteliğindeki kelimelerin genleri çözüldüğünde görülecektir ki, Arapça kelimelerin önemli bir kısmı başka uluslara aittir. Arapça’ya yerleşmiş kelimelerin bir kısmı Arapların tarihlerinde ve yaşamlarında yaşanmamış olaylara ait bilgileri barındırmaktadır ve Araplar bu bilgileri kendi dillerine aktarma becerisi gösterirken, insanlık tarihini aydınlatacak bir işlevi de farkında olmadan üstlenmişlerdir.

Geçmişi aydınlatıcı nitelikte anlamını bulmayı bekleyen nice belge gibi, düşüncede yerini almayı bekleyen birçok kelime de vardır ve günü geldiğinde her belge gibi bunlar da düşüncede ve yaşamdaki yerlerini alacaktır.  

Örnek Bir Kelime Olarak ŞERîA’T :

Şin Ra ve A’ay                 harflerinden türeyen şerîa’t, bütün yönleri ile araştırılmaya değer önemli bir kelime ve kavramdır. Arapça kabul edilen bu kelimenin gerçekten Arapça olup olmadığı tekrar araştırılabilir.

  • Bir dilin hangi koşullarda oluştuğunu,
  • onu oluşturan koşullara nelerin etki yaptığını,
  • hangi etkileri benimsediğini,
  • hangi etkileri de zamanla dışladığını görmek için örnek bir çalışmadan yola çıkmak yararlı olacaktır.
  • Tarihte ortaya çıkmış kimi ulusların oluşturdukları kültür ve uygarlıkların zamanla nasıl yok oldukları,
  • onlara ait dillerin nasıl unutulduğu, fakat
  • bazı kelime ve kavramların ise yaşayan dillere sığındığını ve
  • yeni sentezleri nasıl yarattığını incelemek gerekir. Böylece Arapça’yı oluşturan kelimeleri,
  • yüklendikleri anlamları ve bununla beraber
  • tarihe ait gizledikleri önemli kodları çözmek daha kolay olacaktır. Ayrıca bu araştırma sırasında
  • Arapça olmadığı halde ancak Arapça’da varlığını sürdürebilen kelimelerin varlık nedenleri de açıklanmaya çalışılacaktır.

Ş, R, A’

Şerîa’t              kelime olarak, “ Ş, R, A’ ”             harflerinden türeyen bir  kelimedir. Bu üç harften birçok kelime türemiştir. Her bir kelime ekonomik, siyasal, dini ve bilimsel gelişmelere bağlı olarak, insanlık tarihinin her döneminde yeni anlamlar kazanmıştır. Gelişmelere paralel olarak kelimeler de tıpkı canlılar gibi doğmuş, türemiş, yaşlanmış ve ölmüştür.

Doğada geçerli olan biyolojik süreçlerin bir benzeri, ekonomik ve sosyal gelişmelerde de yaşanmıştır. Her gelişme yeni kelime ve kavramların doğuşuna, her duraklama ve yıkılış da bazı kelime ve kavramların yıpranmasına ve ölümüne neden olmuştur. Yine her canlı gibi kelimeler de, yeni kelime ve kavramlar doğurarak işlevlerini sürdürmüştür.

Bu tezi kanıtlamak zor değildir. İşte, araştırmamızın konusu olan “şerîa’t”in, kelime ve kavram olarak tarihte kazandığı anlamlar, bunu kanıtlar niteliktedir.

Araştırma süresince ş,r,a’ harflerinden türeyen kelimelerin kavramlaşma süreçleri, etimolojik (iştikak)[4] bir analizden geçirilecektir. Çünkü kelimeler, kök olarak doğmakta ve türevleri ile gelişmektedir. Bu nedenle etimolojik analiz, kelimelerin köklerinden yola çıkılarak söz konusu kelimelerin doğuşu ve gelişmesi yönünde bir açıklama çizgisi izlenerek yapılacaktır. Ayrıca etimolojik analizlerin anlaşılması ve bir anlam ifade etmesi için tarihsel ve sosyolojik süreçler de araştırılacaktır. Çünkü kelimeler, ancak birçok tarihsel ve sosyolojik gelişmeler sonunda türemekte, kavramlaşmakta ve kurumsal anlamlar kazanabilmektedir.

Arapça’da ş,r,a’ harflerinden türeyen çok sayıda kelime vardır. Bunların hepsini incelemek mümkündür. Biz özellikle Kur’an’ı baz alarak şerea’[5]        , şere’û[6]           , şurra’[7]           , şira’[8]                ve şerîa’[9]           kelimelerini, sonra da Arapça’da kullanılan ş,r,a’        harflerinden türeyen diğer kelimeleri analiz etmeye çalışacağız[10].

Literatürde yer alan; fakat, Kur’an’da kullanılmayan ş r a’ harflerinden türeyen kelime sayısı beşin çok üzerindedir. Söz konusu kelimelerin, bir yöntemle Kur’an araştırmalarına kazandırılması gerekir. Çünkü tefsir ilmi, Kur’an dışı kaynaklara ihtiyaç duymakta veya Kur’an, Kur’an dışı kaynaklarla da tefsir edilebilmektedir. Bundan dolayı Kur’an’da yer almayan diğer kelimeler bir yöntemle araştırma kapsamına alınabilmelidir. Şöyle ki:

Bir kelime araştırılırken önce kelimenin kökü bulunacak, sonra da türevleri ile incelenecektir. Eğer araştırılan kelime Arapça ise bu yolun kaçınılmaz olarak izlenmesi gerekir. Şer’                 ve şuru’              , “şerea’                  ” fiilinin mastarlarıdır. Arapça’da bir kelimenin kökü fiil değildir[11]. Tartışma, kelimenin kökünün mastar mı yoksa isim[12] mi olduğu yönündedir. Arapça’da mastar aynı zamanda isim olarak da kullanıldığından “mastar mı yoksa isim mi” tartışması konumuz açısından fazla bir önem taşımamaktadır. Arapça bir kelimenin kökü mastarı ise o zaman şunu açıkça söyleyebiliriz: Kur’an’da bir fiil kullanılıp mastarı kullanılmamış ise o fiilin mastarı Kur’an’ın tefsirinde rahatlıkla kullanılabilir, demektir. Bu kuralın konumuz açısından önemi şudur: Ş,R,A’ harflerinden türeyen diğer kelimeler, Kur’an’da geçen beş kelimenin tefsirinde kullanılacaktır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur’an’da ş,r,a’ harflerinden türeyen beş kelime var, her kelime ayrı bir ayette ve bir kez kullanılmıştır. Konumuzu doğrudan ilgilendiren ayetlerin sayısının ilk bakışta beş olduğu söylenebilir. Bu nedenle araştırmamızı, beş ayetin tefsirini yaparak da tamamlayabilirdik. Fakat biz bu yöntemi izlemedik. Çünkü ayetlerde yer alan kelimelerin her birini, etimolojileri (iştikakları) ile tefsirine yöneldiğimizde çok sayıda ayet, kelime ve konu ile karşılaşacaktık ki, bu da araştırmamızın kapsamını değiştirecekti.

Gerçekte Kur’an’da yer alan kelimelerin bir bütün halinde organik bir yapı oluşturduklarında kuşku yoktur. Bununla beraber her bir hücrenin veya organın ayrı bir özelliğinin olduğu da unutulmamalıdır. İşte bu nedenledir ki, Kur’an’ın bütünlüğü içinde bir hücre veya organ fonksiyonu üstlenmiş olan ş,r,a’ harflerinden türeyen kelimeleri, bütün halinde evreleri ile incelemeye çalışacağız.

Bir noktaya daha değinmemiz gerekiyor: Her kavram diğerlerinden olabildiğince bağımsız incelenmeye çalışılacak ve mümkün olduğu kadar ş,r,a’ harflerinden türeyen kelimelerin dışına çıkılmamaya özen gösterilecektir.

1- Sosyal Hayvan

ŞURU’             Aşaması:

Sözlüklerde anlaşılmayı bekleyen kimi kelimeler, insanlık tarihinin başlangıç dönemlerine ışık tutacak niteliktedir. Hayvanlardagözlemlediğimiz şekilde suyu eğilerek ağzı ile içmek[13] anlamına gelen şuru’, bu nitelikteki kelimelerden biridir.

Şuru’           ş, r, a’ harflerinden oluşan bir kelimedir ve “ağzı ile su içmek” demektir. Bir canlının suyu eğilerek ağzı ile içmesi sosyal bir davranıştır. Hayvanlarda gözlemlediğimiz bu davranışın, insanlarda da görüldüğü bir dönem olmuştur. Bu dönemin insanlık tarihinde hangi zaman dilimine rastladığı ise tam olarak bilinmemektedir. Fakat insanın bugünkü insan olmaktan belki de en uzak olduğu bir dönemde suyu eğilerek ağzı ile içmiştir. Çünkü bugün, suyu eliyle veya bir kap ile değil de, eğilerek ağzı ile içen insan örneğine rastlamak imkansız gibidir. Tarihlenmesi oldukça zor olan söz konusu sosyal davranışın, tarihin hangi döneminde terk edilmeye başlandığı ancak tahminlerle belirlenebilir:

Dünya jeolojik bakımdan 4 büyük evre geçirmiştir. Bugünkü insan, büyük olasılıkla 4. zamanın “buzul sonrası dönem”inde ortaya çıkmış olmalı.

  • Homo Habilis, alet yapan ve atası Austrolopithecus’lar gibi sadece Afrika’da değil, dünyanın birçok yerinde 1.500.000 yıl önce yaşamaya başlayan ve hayvan olmayan ama henüz insan da olmamış “hayvan”dır.
  • Homo Erectus, ataları Homo Habilis’ten Afrika’da türemiş ve dünyaya yayılmış, avcılık yapmış ve ateşi kontrollü kullanmıştır.
  • Homo Sapiens Neanderthalensis, günümüzden 220.000 veya 180.000 yıl önce yaşamaya başlamışlardır.
  • Homo Sapiens, Homo Sapiens Neanderthalensis’in yaklaşık 35.000 veya 70.000 yıl önce bugünkü insana dönüşen son şeklidir. Toplayıcı ve avcı olarak yaşayan insanlar böylece uzman avcılık dönemini de başlatmışlardır[14]

İşte söz konusu olan “suyu hayvanlar gibi eğilerek ağzı ile içen” insan hangi insandır, bunu tam olarak belirlemek zordur. Fakat kötü bir tahminle bu insanın Homo Sapiens Neanderthalensis insan olduğunu veya onun sosyal alışkanlıklarını sürdüren Homo Sapiens Sapiens’in ilk üyeleri olduğunu söyleyebiliriz[15].

2- Tüylü İnsan

ŞE’RÂN                  Aşaması

Şe’r                       “kıl, tüy” demektir[16]. Bu kelimeden ”keçi kılı gibi uzun kıllı olan adam” anlamına gelen şe’rân                  kelimesi türemiştir[17]. Arapça sözlüklerde yer alan bu kelimenin bir benzetme mi yoksa gerçekten kıllı insan türüne ait bir ismi mi olduğu araştırılmamıştır[18]. Ancak sözlüklerde yer alan şe’rânî                   kelimesinin keçi kılı gibi kılları olan kişilerden biri demek[19] olduğu dikkatle incelendiğinde, tüylü insan ile tüylerini dökmüş insanın uzun bir süre birlikte yaşadıkları ileri sürülebilir.

Başlangıçta her iki insanın da tüylü olduğu ve konuşabildiği[20], yani konusu ve yüklemi olan cümleleri kurabildikleri bir aşmada tüylü insanlardan bir kısmının yedikleri besin nedeniyle tüylerini dökerek[21] bir evrim geçirdikleri anlaşılmaktadır. Tüylü insanların, yani şe’rânîlerin dünyanın her yerinde yaşayabildikleri halde tüylerini dökenlerin ise uzun süre sadece sıcak iklimlerde yaşayabildikleri tahmin edilmektedir[22]. Bu yorum çerçevesinde bakıldığında şe’rânî kavramını tüysüz insanların tüylüler için kullandıkları söylenebilir.

Dilin oluştuğu bir dönemde kimi insanların sosyal alışkanlıklarını ifade eden şuru’un “ağzı ile su içmek” ve şe’rân’ın da “kıllı adam” anlamlarına geldiğini bilebilmemizi Arapça’ya borçluyuz. Şuru’ ve şe’rân sözcüklerinin tarihte hangi ses ve yapı değişikliklerine uğradıkları, Arapça mı yoksa Arapçalaşmış kelimeler mi oldukları açık bir şekilde bilinmese de, bu kelimelerin genlerinde bulunan anlamların tarihçilerin işini kolaylaştırdığı gözardı edilemez. 

3- Sürü İnsanı

ŞURRA’                  Aşaması

Şurra’             , etimolojik olarak denizlerde göçebe halinde yaşayan balık sürüsü[23] demektir. Açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, şurra’ balık sürüsü demektir ve hayvan toplulukları için kullanılabilecek bir kavramdır. Şurra’ın öncelikle konumuzu ilgilendiren tarafı şerîa’t ile aynı kökten türemiş olmasıdır. Bu nedenle iki kavram arasında bir ilişkinin olduğu görülmektedir. Fakat ilişkinin anlam çerçevesinin belirlenmesinde bir güçlükle karşılaşılmaktadır. Çünkü balık sürüsü için kullanılan bir kavramdan yola çıkılarak insan toplulukları hakkında bir sonuca varılmak istenmekte, bu da doğal olarak, bazı soruları gündeme getirmektedir.

Her şeyden önce Arapça, bu tür anlatım kolaylıklarına uygun bir dil midir[24]? Balık sürüleri için kullanılan bir kavramın insan topluluklarına uyarlanmasının özel bir yöntemi var mıdır?

Arapça ile ilgilenenler, birçok kelimenin hem insanlar hem de hayvanlar için ortak kullanıldığını bilirler. Bu nedenle söz konusu yaklaşım tarzının bir sorun yaratmayacağı düşünülebilir. Bizce asıl sorun, uygulanacak sağlıklı yöntemi belirlemektir. Bunu başarabilirsek, tartışmaya çalıştığımız sorulara açık ve yalın cevaplar verebiliriz.

Yöntem Sorunu:

Analoji bir akıl yürütme biçimi olarak, kavramın kapalı kısmına açıklık getirecek kolaylıklar sunabilir[25]. Bunun tartışılması ve deneme düzeyinde de olsa uygulamasının yapılması gerekir.

Kur’an insanlara mantığın “tümdengelim” ve “tümevarım” gibi formlarını kullanmalarını örnekler ile anlatmıştır. Bununla beraber Kur’an, “analoji”yi de bir akıl yürütme formu olarak insanlara tanıtmıştır. Müslüman bilim adamları, kelamda tümdengelimi, fıkıhta ise tümevarımı çok iyi kullanmalarına rağmen analojiyle pek ilgilenmemişlerdir. İlgisizliğin en önemli nedeni olarak, analojinin zayıf bir akıl yürütme yolu olduğu veya tümevarıma çok benzediği için gerek duyulmadığı yönünde gerekçeler ileri sürülmüştür.

Bu noktada ileri sürülebilecek en önemli gerekçe, analojinin Kur’an üzerinde tutarlı bir şekilde uygulanabilmesi için bilgi birikiminin yeterince oluşmamasıdır. Eski Yunan filozoflarının tümevarıma yönelik eleştirileri İslam Ortaçağı’nda ve daha sonraları Batı aydınlanmasında önemini kaybettiği gibi, analojiye ilişkin eleştiriler de Batı’da geliştirilen bilimlerden sonra önemini kaybetmiştir. Çünkü Batı’da geliştirilen fen bilimleri, analojiye geniş bir uygulama alanı açmıştır[26]. Öyle ki, bu alan endişeleri giderecek kadar açık ve geniştir.

Kur’an’da yer alan “Yerde yürüyen canlılar ve kanatları ile uçan kuşlar sizin GİBİ birer topluluktur[27]” ayeti, analojinin önemine açık bir şekilde işaret etmektedir. Bu ayet, aynı zamanda zooloji olmadan Kur’an’ın bazı ayetlerinin anlaşılamayacağını ve zooloji bilinmeden analojinin doğru bir şekilde uygulanamayacağına da işaret etmektedir.

Genellikle analoji, tümevarımla karıştırılmaktadır. Oysa klasik İslam kaynaklarında tümevarım veya şer’i kıyas, asılda (etalonda) var olan hükmü gerekli kılan etkin bir özelliğin, benzetilende de olup olmadığına bakmaktır. Asılda var olan o etkin özellik benzetilende de varsa, asıldaki “hüküm”, benzetilene de verilir. Bu akıl yürütme yöntemine kıyas veya şer’î kıyas denmektedir.

Oysa analoji şer’î kıyastan farklıdır: Çünkü analoji, benzetilen (etalon) olarak alınan varlığın bütün özelliklerinin benzeyende aranması demektir. Yani analoji bir sistem karşılaştırmasıdır. Bir başka anlatımla analoji, bir varlığın özelliklerini, fonksiyon olarak karşı varlıkta aramak veya oluşturmak demektir. Örneğimizden yola çıkarak şöyle bir analojik sonuca varmamız mümkündür:

Şurra’             , “denizlerde grup halinde göçebe yaşayan balık sürüsü”, demektir. Bu kavramı ilk insan topluluklarına analogladığımızda, sosyolojik olarak grup halinde gezen ve yaşayan göçebe topluluk anlamına gelir. Böylece analojik yöntemin doğru uygulanması halinde “göçebe balık sürüleri denizlerde nasıl yaşıyorsa, bir benzeri de ilk insanlar tarafından karalarda yaşandı” sonucuna varılır. Bu yöntemden hareketle,

– Denizlerde yol olmadığına göre ilk insanlarda da yol kavramı yoktu[28].

– Balıklar denizlerde suyun akıntısına ve ısısına göre, yaşadıkları yerleri mevsimlik olarak değiştirirlerdi. İnsanlar da tatlı su kıyılarına yakın güzergahlarda mevsime ve türüne göre meyve ve av bulmak için göçebe yaşarlardı.

– Balıklar çoğalma mevsimlerinde eşlerini yine içinde yaşadıkları sürüden seçtiklerine göre, ilk insanlar da eşlerini kendi geniş ailesinden seçmekteydi.

– Akdeniz’de göçebe halinde belli sezonlarda görülen balık sürüleri Karadeniz, hatta Tuna Nehri – Akdeniz arasında yaşadıkları gibi göçebe insan topluluklarının yaşam alanları da buna yakın genişlikteydi… denebilir.

Bu tür akıl yürütme yöntemlerinin benimsenmesi halinde, ilk insan topluluklarına ait somut bir belge bulunmasa da, analojiyle birçok bilgiye ulaşılabilir. Buna benzer analojiler Kur’an’da birçok kez yapılmıştır. Temel kural, bu örnekte olduğu gibi benzetilenden benzeyene, yani balık sürülerinden insan topluluklarına doğru bir yolun izlenmesidir. Tersi de olamaz mı? Bu sorunun cevabından çok, bu yöntemi gerekli kılan koşullar önemlidir. O da şu sonucu doğurur:

Bilinenlerin yardımı ile bilinmeyenlerin açıklanabilmesidir[29]. İlk insan topluluklarına ait elimizde bir kanıt yoksa, balık sürülerinin yaşamı bizim için önem kazanmaktadır. Balık sürülerinin yaşamı bugün detaylı bir şekilde incelenebilmekte ve bu konuda küçümsenemeyecek bilgilere ulaşılabilmektedir. Söz konusu olan araştırmamızda, bilinen balık sürülerinin yaşamıdır, bilinmeyen ise ilk insan topluluğunun yaşam biçimidir. Bu nedenle bilinenlerin yardımı ile bilinmeyenler açıklanacaksa, balık sürülerinden insan topluluklarına doğru bir yolun izlenmesi gerekir.

Yeri gelmişken yönteme ilişkin bir noktaya daha açıklık getirmemiz gerekir: Analojinin sağlıklı bir akıl yürütme yöntemi olmadığı söylenebilir. Buna verilecek cevabı, bu çalışmanın kapsamı dışında tutuyorum. Ama analoji benimsenip de itiraz, “analoglanan nesne”ye ilişkin ise, bu araştırma kapsamında her türlü eleştiriye açık olduğumuz bilinmelidir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Kur’an merkezli bir kavram analizinde Kur’an’ın seçtiği “nesne”leri analojide kullanmak, izlenen yönteme aykırı düşmese gerek. Bu nedenle Kur’an’daki balık sürüsü, analoglanan nesne olarak tercih edilmiştir.

Bir başka araştırmacı, insanlık tarihinin ilk dönemlerindeki insan topluluk(şurra’)ları arasındaki ilişkileri, gaz molekülleri arasındaki ilişkilere benzetebilir. Bu da bir analojidir. Özellikle fiziksel ve kimyasal olaylarla biyolojik ve sosyolojik olaylar arasında analojik bağlar kuranlar açısından, bir sorun olmasa gerek. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki, konumuz açısından Kur’an’da balık sürülerinin bir analoji nesnesi olarak gösterilmesi yerinde bir örnektir. 

Kur’an’ın A’raf Suresi’nin 163. ayetinde yer alan ve “balık sürüsü” demek olan şurra’ kavramı, analojik bir yöntemle sosyolojiye uyarlandığında, aynı kan bağından gelen kapalı göçebe topluluk[30] anlamına gelir. Bu açıklama yöntemi ile şurra’ kavramı, analojik yöntemle sosyolojik bir anlam kazanmaktadır.

İlk insan toplulukları, şurra’larda aile gelenekleri, örf ve adetleri ile sınırlı ve ilkel bir hukuk düzeni içinde yaşamışlardır. Şurra’ların karar organı geniş ailenin reisi, danıştığı kişiler ise ailenin diğer büyükleridir. Bu dönemin en önemli ekonomik sorunu beslenme, sosyal sorunu ise güvenlik ve çoğalmadır[31]. Bu dönemde insanların beslenme nesnesi, doğada serbest halde bulunan sebze, meyve, av ürünleri ve ehlileşmiş hayvanların sütleridir. Evlilik için seçilen eşler ise geniş aile bireylerinden biridir.

İnsanlığın ilk dönemlerinde birçok şurra’ vardı. Fakat bunları birbirine bağlayan herhangi bir bağ veya otorite yoktu. Her geniş aile yani şurra’, bağımsız bir topluluktu. Şurra’ üyelerinin dışarıya karşı şurra’lardan ayrı bir kişilikleri yoktu ve sorumluluklar kollektifti. Birçok şurra’ vardı, insanlar mutlaka bunlardan birinin üyesiydi veya yeni bir şurra’ın kurucusuydu. Toplayıcılık, avcılık ve çobanlıkla geçinen ilk insan toplulukları yani şurra’lar yaklaşık 10 – 20 kişiden oluşmaktaydı. 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, tartışmaya çalıştığımız soruna analojik bir yöntemle yaklaştığımızda, Kur’an‘ın ilk insan topluluklarının yaşam biçimlerini şurra’ kavramıyla açıkladığını ileri sürebiliriz. Kur’an’da kapalı ve göçebe topluluklar halinde yaşayan insanların yaşam biçimleri, denizlerde sürüler halinde yaşayan balıkların yaşamı ile birbirine analoglanarak anlatılmıştır[32].

4- Giyinen İnsan

ŞEREA’            Aşaması

Şerea’nın Birinci Aşaması

Şerea’             , ş r a’ harflerinden oluşan yarım bir fiildir. Bu üç harften yapılan ilk fiilin -yarım fiildir- şerea’ olduğu söylenebilir. Şerea’ yarım fiil olarak “deriyi soyup çıkardı” demektir[33]. İnsanlar ateşi kontrol edebildikleri için ılık ve soğuk iklimlerde mevsimlik olarak yaşayabiliyorlardı. Zamanla hayvan derisi giymeyi öğrenerek soğuk iklimlerde sürekli yaşayabilecek hale geldiler[34]. Deriyi yırtmadan soyarak elbise yaptılar. Başlangıçta deriler basit olarak yıkandı ve kurutuldu. Sonralari tabaklama teknolojisi geliştirilerek deriler daha kullanılışlı hale getirildi[35].

Ş R A’ harflerinden oluşan kelimeler ile Ş A’ R harflerinden oluşan kelimeler arasında çok yakın anlam ilişkileri vardır. Bu kelimelerin yapısında R ile A’ harfleri yer değiştirebilmekte ve birbirine yakın anlamlardan yeni kelimeler türeyebilmektedir. Arapça’nın iştikakını açıklayan tüm teoriler bu tür dönüşümleri olağan saymaktadır.

Önceleri deriyi bir bütün olarak elbise gibi kullanan insanlar, bunun bir ileri aşamasında yün ve keçi kıllarından basit örgü teknikleri ile giysi yapma denemelerine başladılar. “Kıl, tüy” anlamına gelen şe’r’den “kıl dikmek, döşemek” anlamına gelen teşî’r            kelimesi türemiştir[36]. Teşî’r kelimesinin doğup gelişmesi, keçi kılından giysi üretilebilmesi ile olmuştur. Bu teknik geliştikçe insanlar arasındaki statüyü belirlemek ve liderler ile toplulukları arasındaki farkı belirlemek için giysilerde semboller, sonra da özel üniformalar dikmişlerdir. İşte“sembol, üniforma” anlamına gelen şiâ’r                     kelimesi bu aşamada türemiştir[37].

Soğuk iklimlerde ayaklarına deriyi daha kaba bir şekilde bağlayıp ayakkabı gibi kullanan insanlar çok daha ileri zamanlarda kıl örgülerden ayakkabı yapmak anlamına gelen işâ’r                          kelimesi türemiştir[38].

5- Savunan İnsan

İŞRA’             Aşaması

İlk insan topluluk(şurra’)ları, kapalı ve göçebe topluluklar olarak doğada kendiliğinden yetişen meyve ve sebzelerden, avladıkları hayvanların pişirilmiş etlerinden, çobanlık döneminde ise sütlerinden beslenerek yaşadılar. Ekonomik ve sosyal koşullar, şurra’ları, daha geniş alanlarda, yani yılın her mevsiminde besin bulabilecekleri yerlerde yaşamaya zorladı. Sonunda giyimde yapılan yeniliklerle soğuk iklimlerde yaşanmaya başlandı. Ateşi elde etme yöntemleri ile ısınma ve pişirme sorunları aşılmıştı. Böylece meyve ve sebzenin taze veya kurusu ile de beslenen insanlar, ağırlıklı olarak avcılığa ve çobanlığa yöneldiler. İşte işra’                  , kelime ve kavram olarak bu dönemde doğdu.

İşra’ etimolojik olarak mızrağı birine doğrultmak demektir[39]. Taşıdığı anlama bakıldığında kelimenin, uzman avcılık döneminde doğduğu ve kavramlaştığı söylenebilir. Çünkü av için gerekli olan ağaç mızrağın ifa ettiği işlev dikkate alınırsa avcılık döneminde keşfedildiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Bu nedenle avı kolaylaştıran ve onu bir yaşam modeline dönüştüren av teknolojisi, bu dönemde en ilkel biçimi ile yapılmış ve kullanılmış olmalıdır.

Başlangıçta kaçarak ve ağaçlara tırmanarak kendisini koruyan insanlar, mızrak gibi, savunma ve saldırı araçları yaparak yeni bir yaşamı keşfetmişlerdir. İşra’ kavramı buna da işaret etmektedir. Mızrak sadece savunma veya saldırı aracı olarak kullanılmamıştır. Bu teknik gelişme, aynı zamanda önemli ekonomik değişimlere de neden olmuştur. Böylece av hayvanları, meyve ve sebze gibi ekonomik bir değer kazanmıştır.

İnsanlar önemli yenilikler yaparak avcılık yaşam modelini geliştirmişler. Ava gidenler ile gidemeyenler ayrılmış ve şurra’(geniş aile topluluğu)larda yeni iş bölümü zorunlu hale gelmiştir. Erkekler avlanırken kadınlar diğer yenebilen meyve ve bitkiler arasında bugün yediğimiz arpa ve buğdayın atası olan yabani otların tohumlarını toplamışlardır[40]. “Arpa” anlamına gelen şeî’r              [41] kelimesi de bu dönemde türemiştir.

Avcı gurupları, ilk askeri birlikler olarak bu dönemde oluşmuştur. Av ürünleri ekonomik bir değer kazanmış ve avcılık bir meslek olmuştur[42]. Mağaraların duvarlarına çizilen hayvan figürleri ile av dersleri verilmiştir[43].

Geniş aile(şurra’)nin avcı grubu, ailenin nüfusundan oluştuğundan bunun kalabalık olamayacağı tahmin edilebilir. Ama tahmini bir sayı verilecek olursa av için her bir grubun yaklaşık 10-15 kişiden, geniş ailenin toplam nüfusunun ise 50 – 100 kişiden oluştuğu söylenebilir[44].

6- Eğiten İnsan

ŞER’               Aşaması

Şer’,                      etimolojik olarak hayvan sürüsünü suya götürmek demektir[45]. Bu sürü, uzman avcılıktan çobanlık dönemine geçişi başlatan ehlileştirilmiş hayvan sürüsüdür[46]. İnsanların hayvanları ehlileştirip sürüler oluşturma aşamasına gelmesi kolay olmamıştır[47]. Önce hayvanlar, etleri için avlanmış, uzun bir süre sonra da tecrübelerle hayvanların ehlileştirilebileceği anlaşılmıştır. Dolayısıyla eti lezzetli, kolay ehlileşen ve çoğalan hayvanlardan sürüler oluşturulmuştur[48].

Ehlileştirilen hayvan sürüleri önemli ekonomik imkanlar sağlarken, diğer taraftan da insanların içtikleri sulara ortak olmuşlardır. Dolayısıyla su kaynakları önem kazanmış ve şurra’lar arasında ciddi bir çatışma konusu olmuştur[49]. Böylece su kaynakları kamusal bir sorun olarak insanlığın gündemine girmiştir. İşte bu aşamada içilecek su sırası, su yeri ve zamanı anlamına gelen “şirb              [50]” kavramı doğmuştur. Bu kavram, su kaynakları üzerinde ortaya çıkan anlaşmazlıklara çözüm getiren bir düşüncenin yalın bir ifadesidir. Topluluklar kavga etmeden su üzerindeki paylarını, su içme yerlerini, sırasını ve zamanını şirb ile belirleyerek çözmüşlerdir.

Ayrıca şer’, meyve bulmanın zorlaştığı dönemde, insanları bol ve lezzetli meyveliklere veya ava götürmek anlamında da kullanılmıştır. Öyle ki, şurra’ başkanlarının kabiliyeti, yani şer’(liderlik yeteneği)i, topluluğunu bol besinli yerlere götürmesi ile ölçülmüştür. 

İnsanlığın şer’ döneminde yaşadığı toplumsal değişim, analoji yöntemi ile açıklandığında şu sonuçlara varılmaktadır:

Artık insan toplulukları balık sürüsü düzeyinden bir adım daha ileridedir; çünkü insan toplulukları artık ehlileşmiş hayvan sürülerine benzemektedir. Yabani hayvanlar gibi iken, ehlileşmiş ve sürü olmuşlar ve çobanlarını dinler düzeye gelmişlerdir. Su yolları ve otlaklıklar bu dönemde önem kazanmıştır… Böylece toplulukların sürüye, liderlerin ise çobana benzetildiği yeni bir sosyolojik döneme girilmiştir.

Sürülerin, iş bölümüne göre sırası gelen görevliler tarafından suya götürülmesi, bir kısım görevlilerin sürünün güvenliğini koruması… gibi konular, bu dönemde birer kamu görevi olarak kurumlaşmıştır. Çünkü sürü, şurra’ın ortak malıdır ve onun korunması da yine şurra’ın ortak sorunudur. Böylece şer’, kamu malı olan sürülerin ihtiyaçlarını ve güvenliğini sağlamayı ifade eden bir kamu hizmetidir.

7- Ölçen İnsan

A’RîŞ                     Aşaması

Doğanın bir parçası olan insan, önceleri doğada serbest halde bulunanları tüketirken ve doğada rastladığı sığınaklarda barınırken yavaş yavaş doğaya alternatif denebilecek serbest halde bulunmayan ürünler sunmaya başlamıştır. Ölçülebilir standart boyutlarda sırıklarla barınaklar yapılmaya başladığında bunun ilk adımını da atmıştır. İşte “ a’riş                          “in önce sırık, sonra da ince dallarla yapılan kulübe, derme çatma kulübe[51] anlamı kazanması bu kelimenin doğuşunu açıklamaktadır.

Uygun iklimlerde göçer konar insan topluluklarının kolayca inşa ettikleri ince dallı kulübeler, zamanla barındıracağı insan ve malzeme miktarı ve doğa koşulları ve düşman saldırıları dikkate alarak kerpiçten ve taştan konutlara dönüşmüştür. Bunun için gerekli olan önemli adımlardan biri de “ölçü”nün bulunmasıdır. Böylece ilk ölçü birimi olarak “a’riş” bir sırık boyu olarak benimsenmiş, çok sonraları ise yaygın bir ölçü standardı olan “a’rşın”ın doğuşuna öncülük yapmıştır.

8- Saldıran İnsan

ŞİRA’             Aşaması

Şira’           , etimolojik olarak yayı sert gerip kirişi bağlamak demektir[52]. Yay, uzman avcılık döneminde keşfedilen, öncelikle ava, sonra da insanlara karşı kullanılan önemli bir araçtır.

İnsanlar başlangıçta düşmanlarından kaçarak korunmuşlar. Mızrağı keşfedince düşmanları ile gerektiğinde yakın mesafede çatışmışlardır. Riski yüksek olan bu mücadele metodu, yayın keşfedilmesi ile yeni bir aşama kazanmıştır. Artık insanlar düşmanlarına ve avlarına fazla yaklaşmadan da yayı kullanarak öldürücü darbeler vurabilmişlerdir.

Mızrağın ve okun insanlar tarafından etkili bir şekilde kullanılması, şurra’ların sosyal yapısında önemli değişikliklere neden olmuştur. Ava çıkmak, mızrak ve yay yapmak ve kullanmak, meyve veya tahıl toplamaktan daha zor olduğundan, yeni iş bölümü içinde kadınlar, daha pasif sorumluluklar üstlenmeye başlamıştır. Mücadele sertleşince erkek nüfusun önemi iyice artmıştır. Dolayısıyla topluluklar avcı-asker sayısı ile önem kazanmaya başlamıştır. Büyük olasılıkla nüfusu artan toplulukların içlerinde zaman zaman bölünmeler olmuş ve topluluğu oluşturan insanların bir kısmı, av sahalarını genişletmek için topluluklarından ayrılmışlardır. Ayrılanlar yeni topluluklar kurmuş; fakat eski toplulukla bağlarını hepten koparmamıştır. Büyük avlar ve savaşlar sırasında eski akrabaları ile tekrar güç birliği yapmışlardır. Şurra’lar arası evliliklerin yaygınlaşmasında bu tür ihtiyaçların etkisi olduğu düşünülmektedir[53]. Bu düşünce, yani şurra’lar arası birlikte hareket etme düşüncesi, zamanla daha büyük topluluk olan a’şîret topluluklarını doğurmuştur.

Önceleri memeli hayvanları ve balıkları avlayan insanlar uzman avcılık döneminde oku, kuşlar için de kullanmışlar ve eti lezzetli birçok kuş türü keşfetmişlerdir. Kuşlar önceleri okla avlanırken zamanla tuzakla avlanmıştır. İşte tuzak tekniği ile kuş avlamaya şira’                           denmiştir[54]. Kuşlar için düşünülen tuzaklar zamanla diğer hayvanlar ve düşmanlara da uygulanmış ve bütün insanlarca benimsenmiş ve geliştirilmiştir.

9- Siyasal İnsan

A’ŞîRET           Aşaması

A’şîret            , on şurra’ın bir araya gelerek oluşturduğu bir topluluktur[55]. Zamanla bu sayı artmış yirmi şurra’ın bir araya gelerek kurdukları topluluğa da a’şîret[56] denmiştir. A’şîreti ortaya çıkaran en önemli neden, farklı şurra’lar arasında yapılan evliliklerdir[57]. Köken olarak birbirlerine yakın olan fakat zamanla birbirlerinden ayrılarak farklı şurra’ları kuran kişilerin, en azından birbirleri ile anlaşabilecekleri ortak bir dilleri vardı. Anlaşma konusunda güçlük çekmeyen bu topluluklar büyük ölçüde evlilikler yolu ile bir araya gelerek barışçı topluluklar kurmuşlardır. Bu tür topluluklar anlaşma temelli olduklarından, doğal olarak daha gelişmiş ortak bir sosyal hayat kurmuş olmalılar ki, “muâ’şeret              ”ten doğan i’şret               kavramı da bu toplu yaşamı anlatmaktadır. Göçebe veya konar göçer yaşadıklarından örfleri de doğal olarak göçebe topluluk örfüydü. Henüz uygarlığın söz konusu olmadığı bu çağlarda, adab-ı mua’şeret dediğimiz kurallar olan i’şret, kamusal hukukun ilk örneği olmalıdır. Yerleşik yaşayanlar, göçebe yaşam tarzını yerleşik yaşam keşfedildikten sonra da sürdürenlere, â’şâirî             demiştir. Sonraları “â’şârî” kelimesi, medeniyetler çağında sosyolojik bir kavram olarak “uygarlaşmamış, bedevi” anlamında göçebe topluluklar için kullanılmıştır[58].

A’şîret başkanı, şurra’ başkanlarının bir araya gelerek meydana getirdikleri a’şîret meclisinde seçilirdi. Hakem başkan statüsündeki başkan, kendi şurra’ının (geniş ailesinin) başkanı olduğu gibi a’şîretin hem hakem başkanı hem de komutanıydı. 

İlk a’şîretler konar göçer olduklarından mağaralarda ve ince dallardan yaptıkları kulübelerde yaşamışlardır. Basit sırık ve dallardan yapılan ilk evlere a’rîş               denmiştir. Gölgelik, çardak şeklinde yapılmaya başlanan ilk evler zamanla tavanlı evlere dönüşmüş te’rîş              ismini almıştır[59].

A’şîretin en saygın kişisi veya yönetimin merkezi veya topluluğun temsilcisi olduğu için a’şîret başkanlarının oturduğu çadıra veya çardağa ise “a’rş                   denmiştir.

İnsanlar zamanla daha gelişmiş çağlarda bile a’rş kavramını, özenle korunan varlıklar için kullanmaya devam etmiştir. Örneğin, sonraki çağlarda insanlar tatlı su kaynaklarına yakın yerlerde yerleşik yaşama geçmişler. Su kuyusu açmayı öğrendikten sonra akarsu veya göletlerden uzak, daha geniş bir alana yayılmışlar. İşte su ihtiyacını kuyulardan gideren topluluklar, başkanlarını özenle korudukları gibi koruma altına aldıkları, örneğin çamurlaşmayı önlemek için tabanı taşla örülmüş ve içine pislik dökülmesin diye üstü tahta ile kapatılmış içme suyu kuyularına da a’rş demişlerdir[60].

Önceleri su taşımak için kullanılan kaplar kuyulardan su çekmeye yetmemiş, bunun için de kullandıkları su kovalarının iki ucuna ipi ilmikleyip kovanın kulplarına takarak sarkıtmışlar ve su çekmeye başlamışlardır. İşte urganı ilmikleyip kovanın kulpuna takmaya şera’                  denmiştir.

Her a’şîretten bir kişinin katılımı ile on kişilik bir topluluk oluştuğunda, son katılan onuncu adama a’şr             denmiştir. A’şr, on veya onuncu kişi demektir. Her şurra’dan bir kişi alınarak yapılan 10’lu gruplara veya onar onar gruplar halinde ava veya savaşa giden gruplara da “ü’şşâr                denmiştir.

Savaşan taraflar zaman zaman birbirlerine karşı gece baskınları uygulayarak düşmanlarını yok etmeye çalışmışlardır. Bu taktiği başarı ile uygulayanlar gecenin karanlığında düşmana ani baskınlar yapmışlar ve ortaya çıkan panikten yararlanarak zafer kazanmışlardır. Fakat bu baskınlar her zaman başarılı olmamıştır. Dikkatli nöbetçiler baskını püskürttükleri gibi saldırganlara ağır kayıplar da verebilmişlerdir. Sonunda savaşan taraflar gece karanlığından yararlanmak isteyen düşmana karşı parola sistemini bulmuşlardır. İşte şiâ’r

kelimesi savaşçıların kendi aralarında kullandığı “parola” olarak doğmuştur[61].

A’ Ş R harflerinden türeyen kelimeler ile Ş A’ R harflerinden türeyen kelimeler arasında ne denli yakınlıklar olduğunu bir örnek daha verilebilir. İşte düzenli, örgütlü, sayılı ve disiplinli topluluklar için kullanılan aşiret ve ma’şer gibi kelimeler yanında örgütlü olmayan “kalabalık topluluk” anlamına gelen şe’râ       

kelimesi “orman” anmalına gelen şeâ’r                     kelimesinden türemiştir[62]. Burada bir çok bitki ve hayvan çeşidinin karışık ve içiçe girmiş görüntüsü şe’râya yani düzensiz topluluğa benzetilmiştir. Böylece küçük ses değişiklikleri ile küçük fakat önemli anlam farklılıkları oluşmuştur.

A’şîretler insanlık tarihinde ilk kamu düzeni oluşturan topluluklardır. Hakem başkanları, meclisleri ve örf (mua’şeret)leri olan bu toplulukların toplayıcı, avcı ve çoban olduklarından mızrak kullanan ve ok atabilen askeri grupları vardı. Şurra’larda – geniş aile olduklarından – özel mülkiyet yoktu. Fakat a’şîretler oluşunca şurra’lar topladıklarının ve avladıklarının 1/40’ını vergi olarak başkana yani kamu bütçesine vermeye başladılar. Başkan da ihtiyaç halinde ortak bütçeyi şurra’ sayısına bölerek her şurra’a ihtiyacı olanı veriyordu.

10- Denizci İnsan

ŞERE’             Aşaması

A’rîşleri, yani sırıkları bir araya getirerek kulübe yapan insanlar, zamanla ırmakları aşmak için sırıkları sarmaşıklarla veya yırtılarak elde edilen deri iplerle bağlayıp sallar yapmaya başladılar. İlk kez sallarla başlayan su üzerinde taşıma, zamanla göllerde ve denizlerin kıyı boylarında yapıldı. Yük taşınabilir gemilerin ilk örneklerini yani kayıkları yapan insanlar, yeni bir çağı başlatmış ve zamanla bunu geliştirerek dünyayı keşfe çıkmışlardır. Böylece kayık anlamına gelen şere’              yaşamda ve dildeki kalıcı yerini bulmuştur.  

11- Örgücü İnsan

ŞERî ’              Aşaması

Soğuğa karşı hayvan derilerinden ve kıllarından yaptıkları giysileri kullanan insanlar, sıcak iklimlerde giyebilecekleri daha rahat giysiler aramışlar, sonunda yünün ipliğe dönüştürüldüğü teknikle pamuğu ipe dönüştürerek keten kumaş yapmayı başarmışlar. Çok sonraki çağlarda endüstri devriminin de ham maddesi olan pamuk ve keten kumaş, böylece insanlık tarihindeki ilk önemli adımını atmıştır. Keten kumaş anlamına gelen şerî’                      den sonraları daha kaliteli keten kumaş anlamına gelen şerra’                     kelimesi türemiştir. Dokuma tekniklerinin gelişmesi sonucu iç giyim ile dış giyimi ayıran daha rahat giyimler üretilmeye başlanmıştır. “İç çamaşır” anlamına gelen şiâ’r                 kelimesi böyle türemiştir[63].

Devrim niteliğinde bir buluş olan keten kumaş, bir sonraki aşamada sandallara yelken olarak takılmış ve rüzgardan yararlanılma yoluna gidilmiştir. Böylece keten kumaş uzun mesafeleri kısaltan teknolojinin temel araçlarından biri olmuştur. 

Değerlendirme:

Uzman avcılık ve çobanlık dönemlerinde ş r a’ harflerinden önemli kelimeler türedi. Bu dönemlerin en önemli teknolojisi mızrak, yay, deri, sürülerin oluşturulması, avcı birliklerinin kurulması, kayık, keten, su kuyularının açılması…dır. Bu yenilikler ş,r,a’ harflerinden türeyen şuru’, şurra’, şerea’, işra’, şer’, a’şîr, şira’, a’şîret, şere’, şerî’ kelime ve kavramlarıyla anlatılmıştır.

İnsanlık tarihinin en önemli gelişmelerinden olan uzman avcılık ve çobanlık döneminde şerîa’t, sosyolojik olarak geniş ailelerde işbölümü anlamı kazanmıştır. Geniş aile, uzman avcılık döneminde, avcılar(askerler) ve geride kalanlar diye ikiye ayrılmıştır. Çocukların ava götürülememesi nedeni ile kadınlar da ava gidememiştir. Dolayısıyla bu durum kadınları teknik gelişmelerden uzaklaştırmış ve avcı erkeğe göre daha etkisiz hale getirmiştir. Yaşlı avcılar ise mağaralarda çocuklara avcılık bilgileri vererek deneyimlerini derse dönüştürmüşlerdir.

Doğal olarak avda kullanılan teknikler, insanlar arasındaki çatışmalarda da kullanılmış ve kanlı savaşlar olmuştur. Bunun sonunda anlaşamayan topluluklar, birbirlerinden daha uzaklara göçmek zorunda kalmışlar. Bu da insanların dünyaya daha hızlı yayılmalarına neden olmuştur. Böylece transkafkasyada[64] başladığı düşünülen “son insan” yaşamı, yeni teknoloji ile orta ve soğuk kuşağa doğru yayılmıştır.

Çoğalma bu dönemde de önemini korumuştur. Tehlikeli bir meslek olan av ve askerlik, çoğunlukla erkekler tarafından yapıldığından erkeklerin ölüm oranını artırmıştır. Bu tür gelişmeler sonunda doğal olarak nüfusa daha fazla ihtiyaç duyulmuştur. Bir erkeğin çok eşli olması, bu dönemin sosyal bir gerçeğidir. Böylece poligamik aile ilişkileri yaygınlaşmıştır.

İnsanlık, bu dönemde toplayıcı ve uzman avcı olarak yaşarken bazı hayvanları birer birer ehlileştirerek yaşamlarını ekonomik olarak biraz daha zenginleştirmiştir. Bu dönemin sonlarında bazı bölgelerde kendiliğinden yetişen kimi tahılların da toplanmaya başlandığını söyleyebiliriz. Yarı yerleşik ve küçük köy topluluklarının bu dönemlerde ortaya çıkması ile insanlık tarihinin önemli bir dönemine girilmiştir[65].

12- Yerleşik İnsan

ŞEREA’            nın İkinci Aşaması:

İnsanlık tarihinde yerleşik yaşama geçmeden önceki en başarılı toplumsal yaşam modeli şurra’ sistemidir. Fakat yerleşik yaşamı zorunlu kılan koşullar, insanlık ailesinin gündemine geldiğinde, bunu gerçekleştirecek hukuk ve yönetim henüz bilinmiyordu. İnsanlar, yeni yeni denedikleri yerleşik yaşamı, toplayıcılık ve avcılık dönemi alışkanlıkları ile sürdürüyorlardı. Bu da ortaya çıkan sorunları çözmüyordu. Çünkü göçebe ve yarı göçebe yaşamdan farklı olarak, yerleşim yerlerinin su, yiyecek, güvenlik… gibi ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı bilinmiyordu. Bilinenler de eski alışkanlıklardı.

Arapça’da nehir kenarında yaşayan ve suyu sahiplenen topluluk anlamına gelen şaribe       [66], büyük olasılıkla bu dönemin bir kavramı olmalıdır. Şaribe, nehir kenarında basit yerleşim yerleri kuran ve başka toplulukları bulundukları yerin çevresinde suya yaklaştırmayanların yaşamına açıklık getirmektedir. Bu kavramın çok daha erken zamanlarda doğduğu bile söylenebilir. Fakat şaribe kavramının, ilk yerleşim yerlerinin su kenarları olduğunu ifade etmesi ile beraber, suyu sahiplenmek isteyenlerin neden olduğu çatışmaları ve buna ilişkin çözümleri de ifade etmesi ilginçtir. Şirb                [67]in “her topluluğun payına düşen su, su içme yeri, sırası ve zamanı” anlamları taşıması bu ilginçliği kanıtlar niteliktedir.

İlk yerleşik toplulukların nerede ve nasıl bir yaşam geliştirdikleri tam olarak bilinmese de Ürdün vadisindeki Jericho vaha köyünün kalıntılarının M.Ö. 7.000 dolayına ait olduğu ileri sürülmektedir. Bu köy şaşılacak kadar geniş (yaklaşık 26 dönüm) ve daha da şaşılacak bir biçimde 8 metre eninde, 1,5 metre derinliğinde kayadan oyulmuş bir hendekle ve taştan örülmüş bir sur ile korunmuştur. Buranın en eski sakinleri avcılık ve toplayıcılık yaparak, fakat aynı zamanda, bütün yıl boyunca akan bir kaynaktan sulanan topraklarda ekin yetiştirerek ve sulanan bir çayır üzerinde koyun ve keçi otlatarak geçinmişlerdir[68]. Yerleşik yaşamı bu denli benimsemiş bu tür toplulukların diz çökerek ağızları ile yerden su içmeyi çok önceleri terk ettiklerini ve mişrebe                    [69] denen su kaplarını önceleri ağaçtan sonraları ise pişirilmiş topraktan yaptıklarını belirtmemiz gerekir.

Kur’an, yerleşik yaşama ilişkin ilk gelişmelere kısmen değinmektedir. Nuh(AS)’tan İbrahim(AS)’e kadar geçen süre, bu anlayışın insanlara öğretilmesine ayrılmıştır. Nuh(AS)’tan önce insanlar yerleşik yaşama geçmişler, fakat ona uygun düzeni uzun denemelere rağmen kuramamışlardı. Nuh(AS), Aşağı Mezopotamya’da Sümer ülkesinde yaşamış, uzun bir mücadele vermiş, başarısız olmuş, Tufan’dan sonra aynı çabasını sürdürerek sonunda insanlık tarihinin yerleşik yaşama ilişkin ilk hukuk metinlerini veya düşüncesini içinde yaşadığı topluluğa benimsetmiştir.

Nuh(AS)’un mesajlarında değinildiği gibi ş,r,a’ harflerinden yeni kelimeler türemeye devam etmiştir[70]. Daha önce de görüldüğü şekliyle, kelimeleri ve kavramları doğuran en önemli faktör, yeni ekonomik ve sosyal koşullardır. Bu nedenle yarım bir fiilin, ikinci bir anlam kazanması, ancak yeni ekonomik ve sosyal koşullarla açıklanabilir. Bu nedenle daha önce “deriyi soyup çıkardı” anlamında kullanılan şerea’                          yarım fiili, meydana gelen yeni gelişmeler sonucu “evi yola yakın yaptı” anlamında da kullanılmaya başlanmıştır[71].

Çünkü şerea’ fiili, bir eylemi vurgulayan müstakil bir fiil değildir. Gerçekte şerea’ fiili, yarım fiil diyebileceğimiz ve isimlerin başında kullanılan “herhangi bir işe başladı veya herhangi bir işi yaptı” anlamında kullanılmıştır. Bu da bize, ş,r,a’ harflerinden türeyen kelimelerin her dönemde bir yenilikle birlikte kullanıldığını göstermektedir.

Bu dönemde kazandığı yeni anlamıyla şerea’, evi yola yakın yaptı, demektir. Yerleşik yaşamın zorunlu unsuru olan evin, yola yakın olması demek, ortak yolun yakın sağına ve soluna ev yaparak yerleşik yaşamı kolaylaştırmak demektir[72]. Bu yol, su yolu[73] da olabilir. Bu da evleri, zorunlu ihtiyaç olan içme suyu kaynağı derelerin, ırmakların, göletlerin ve gözelerin yakınında, su arklarının veya kanallarının kenarında kurmak demektir. Böylece evler, herkesin ortak malı olan yollara bağlanarak, insan ilişkileri bu “yollar” ile geliştirilmeye çalışılmıştır. İnsanlık tarihinin bu döneminde önemi anlaşılan “yollar”, artık hiçbir zaman önemini yitirmeyecek, aksine gittikçe vazgeçilmez olacaktır. Böylece tarihin ilk yerleşim alanları yani “şerit kent” diyebileceğimiz ilk kentçikler veya köyler, “yol boyu” oluşan yerleşim yerleridir[74].

Gerçekte yerleşik yaşamı zorunlu kılan en önemli gelişme tarımın keşfidir. Toprağın tükenmez besin kaynağı olduğu bu buluşla anlaşılmıştır. Doğal olarak tarıma bağlı olarak suyun önemi daha da artmış[75], tatlı su kaynakları insan, hayvan ve tarımın ihtiyaçları dikkate alınarak tüketilmeye başlanmıştır. Bunun bir sonucu olarak kamu düzeni, kamunun malı olan ulaşım yolları, su kaynaklarının korunması, suyun taşınması ve su kanallarının korunması ve bakımı… gibi konular etrafında oluşmuştur[76].

Yerleşik yaşamın ilk örneklerinin görüldüğü bu aşama, M.Ö. 8.000’den sonra oluşan tarıma ve hayvancılığa bağımlı sürekli köy yerleşmesi evresidir. Sürekli yerleşik yaşayan köylüler gibi, yazın daha yüksek yerlere göçme geleneği de devam etmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği belli bir nüfusun tüm yıl boyu aynı yerde yaşamayı başarmasıdır[77].

İlk yerleşim yerlerindeki sulama kanallarının kazılması ve bakımı, savunma surlarının yapılması ya da yolların döşenmesi gibi konular, topluca yapılması gereken en önemli ödevlerdir. Bir bütün olarak toplumun, böyle ortak bir çaba ile kanallara yönlendirdiği suyu, kullanacak kimselere paylaştırması gerekiyordu. Bu durumda suyun yönetimi, toplumun eline, doğaüstü yaptırımlara ek olarak büyük bir söz dinletme gücü veriyordu[78]. Bu güç, Mezopotamya’da, Mısır’da, Çin’de, Hindistan’da… hem kavga konusu, hem de yönetici ve düzenleyici erkin kaynağı oldu.

13- Yasacı İnsan

EŞRİA’            ve TEŞRİ’            Aşamaları

Nuh(AS) döneminde önemli gelişmeler oldu. Bu nedenle O’na insanlığın ikinci atası dendi. Çünkü O, yerleşik yaşama geçişin meydana getirdiği ekonomik ve sosyal devrimlere öncülük yaptı. Etimolojik olarak “gemi yelkeni[79]“ anlamına gelen eşria’                  ile ”gemiye yelken yapmak[80]“ anlamına gelen teşri’      kelimeleri, sosyal anlamlar da kazanarak Nuh(AS) döneminde kavramlaştı. Nuh(AS)’un mesajlarında  eşria’, gemi yelkeni; teşri’ de ekonomik ve sosyal olarak kamusal alanı, kamu mülkiyetini ve kullanma kurallarını belirleyen ve toplumu yönlendiren prensipler anlamında kullanıldı. Böylece eşria’ ve teşri’ kavramları, sosyal bir sistemi ifade eden kavramlara dönüştü. Bir başka ifade ile eşria’, Nuh(AS) döneminde gemiye hız kazandıran ve yön vermede kullanılan yelken iken, zamanla toplumsal yaşama süreklilik kazandıran ve topluma yön veren kurallar veya yasama anlamına gelen teşri’ kavramını doğurdu.

İlk insan toplulukları (şurra’lar) geniş aile büyüklüğündeydi. Doğa koşulları gereği aileler güçlü olmak zorundaydı. Nüfusu artırmak için erkekler önce çok eşle evlenmeye başladılar. Kadın sayısı yeterli olmayınca, daha önce birbirinden değişik nedenlerle kopan şurra’lar, evlilikler yoluyla birbirlerine yaklaşmaya başladılar. Çok geçmeden şurra’lar arasında başlayan evlilikler, güç ittifaklarına dönüştü ve “evlilik” kurumu, medeni olduğu kadar siyasal bir anlam da  kazandı. Böylece şurra’lar arasındaki evlilikler, siyasal ittifakları arttırarak insanlar arasındaki dayanışmayı biraz daha arttırdı[81].

Şurra’lar arası evlilikler, göçebe toplulukların yerleşik yaşama geçmesini kolaylaştırması ve siyasal yapıyı güçlendirmesi yanında, işbölümünü ve nüfusun verimliliğini artırması gibi başka önemli sonuçlar da doğurdu. Ayrıca bu gelişmelerin beraberinde, daha kuralcı bir toplumsal yapıyı doğurduğu unutulmamalıdır.

Geniş aile toplulukları genellikle psikolojik ilişkilerle yönetilmekteydi. Fakat, birkaç ailenin evliliklerle bir araya gelerek oluşturdukları daha büyük topluluklar “duygu”larla yönetilemezdi. İşte bu sorun teşri’i – kuralları gündeme getirdi. Böylece psikolojik topluluklardan daha büyük kuralcı – sözleşmeli – şeri’ topluluklar dönemine geçildi. 

Birkaç şurra’ (geniş aile[82]) başkanı bir araya gelerek “a’şîret[83]” denen ve kuralları, geniş ailelerin ortak töresinden oluşan “ilk yarı yerleşik hukuktoplulukları”nı oluşturmaya başladılar[84]. A’şîretlerin başkanlarını geniş ailelerin reisleri seçti. A’şîret başkanları, a’şîreti oluşturan geniş ailelerin (şurra’ların) iç işlerine karışmadı. Geniş aileler ise yine aile reisleri tarafından yönetilmeye devam etti[85].

A’şîret başkanlarının en önemli sorumluluğu, a’şîreti dışarıya karşı temsil etmek ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumaktı. A’şîret içindeki sorumluluğu ise, aileler arasındaki anlaşmazlıkları a’şîret törelerine göre hakem[86] olarak çözmekti.

A’şîret kavramı “ ş r a’ “ harflerinin “ a’ ş r “ şeklindeki sıralanışından oluşan akraba bir kelimedir. A’şîret kelime ve kavram olarak, şerîa’tın kelime ve kavrama dönüştüğü aynı toplumsal ilişkilerin meydana getirdiği benzer ses ve anlam ilişkilerinden doğan kelimelerden ve kavramlardan biridir. Arapça’da “büyük iştikak” denen konu, kelimelerin birbirinden ses ve anlam olarak nasıl türediğini anlatmaktadır. Bu nedenle şerîa’tten a’şîrete nasıl geçtiğimizi merak edenlere Arapça’nın bu bölümlerini incelemelerini salık veririz[87].

Nuh(AS) yeni bir anlayışla açık toplum oluşturmaya çalışan ilk elçidir. Kan bağı yerine, kurallara ve sözleşmelere bağlı bir topluluk oluşturmaya, yani geniş ailenin dışına çıkıp birden fazla geniş aileden oluşan bir topluluk kurmaya çalışmıştır[88]. Bu çaba sosyolojik açıdan son derece önemlidir. Çünkü bunun sonunda, “duygusal” ilişkilerin belirleyici olduğu birçok topluluk, tartışarak oluşturdukları sözleşmeler etrafında bir araya gelerek, çok daha büyük ve “kurallar”ın egemen olduğu yeni topluluklar kurmayı başardılar.

Analojiye dönersek şunu söyleyebiliriz: Bir gemiyi suda yüzdüren yasalar ve gemiye yön vermede kullanılan yelken (eşria’) Nuh(AS)’un oluşturmaya çalıştığı toplumsal yapının yasalarına analoglandığında;

  • Su kütlesi, topluma
  • Suyun kaldırma kuvveti, sosyal kanunlara
  • Kaptanın fonksiyonu başkana
  • Kaptanın görevi sosyal kanunlara göre topluluğu yönetmeye
  • Gemiyi denizlerde yüzecek şekilde inşa etmek anlaşarak ve uzlaşarak kurallarla yönetilen hukuk topluluğu kurmaya,
  • Suyun gemiye uygulayacağı fiziksel yasalar, karalarda geçerli olan ekonomik ve sosyal yasalara benzetilmiştir…

Nuh(AS)’un kurmaya çalıştığı yerleşik yaşamın kuralları, katı cisimlerdeki moleküllerin ilişkisine de benzetilebilir.

 

14- Altyapı İnsanı

ŞER’               Aşaması

İbrahim(AS)’e gelindiğinde şurra’ların, yarı açık ve yerleşik yaşamları, açık ve yerleşik yaşama dönüşmüştü. Daha önceleri göçebe halinde yaşayan bazı şurra’lar, Nuh(AS) ve ondan sonraki elçilerin çabası ile Mezopotamya’da sitelerde başarılı bir yerleşik yaşama geçmişlerdi.

Uzman avcılığın son döneminde, ehlileştirilmiş hayvanları “suya götürmek” anlamına gelen şer’, Mezopotamya’da “yol yapmak, suya giden yolu açmak” anlamı kazandı[89]. Hayvan sürülerinin kullandığı yolların benzerleri ve daha düzgünü, insan topluluklarının ihtiyaçları için yapıldı.

Şurra’lar a’şîretleri, a’şîretler de bir araya gelerek daha büyük hukuk toplulukları olan ”kabîle”leri kurdular[90]. “Kabîle” yaklaşık on[91] kadar a’şîretin bir araya gelerek oluşturduğu daha büyük bir topluluktur. “A’şîret” toplulukları, yakın veya uzak akraba topluluklardır. “Kabîleler” ise tanımaya, dayanışmaya, ittifaka, güvene, anlaşmaya, sözleşmeye, kefalete dayalı topluluklardır. Kabîleler, insan ilişkilerinin anlaşmalara, sözleşmelere[92] ve törelere göre yürütüldüğü hukuk topluluklarıdır. Bunlar a’şîretlerden daha büyük olduklarından kentçik (bucak) de diyebileceğimiz ilk küçük kentleri doğurmuştur.

İlk küçük kentler, Mezopotamya’da kuruldu[93] ve önemli gelişmeler sağlandı. Bu kentler, adeta en güvenilir yaşam alanları oldu. Bunların çevresi hayvan, insan ve su baskınlarına karşı çitlerle ve hendeklerle korundu. Kentlerle beraber mimari de gelişti. Daha büyük ve güvenilir kentler kanallarla, hendeklerle ve surlarla çevrilmeye başlandı[94]. Taş, zift veya saman benzeri katkılarla sıkıştırılmış topraktan yapılan kerpiç surlar, kentleşmenin en önemli aşamalarından biri oldu. Bu mimarinin gerçekleşebilmesi için gereksinim duyulan emek, dayanışma ve işbölümü, kabîle denen yaklaşık 5.000 – 10.000 askerin bulunabildiği topluluklarda elde edilebilmiştir. İşte a’şîretlerin bir araya gelerek oluşturdukları kabîleler, etrafı çit, hendek veya surlarla çevrili kentleri kurmuşlardır.

A’şîretler bir araya gelerek kendi kabîlelerini oluştururken kişiliklerini ve iç özgürlüklerini kaybetmemişlerdir[95]. Yine kendi iç işlerinde serbestçe yaşamışlar; fakat, kabîlenin a’şîretleri ilgilendiren iç ve dış işlerinde ise birlikte hareket etmişlerdir. İşbölümü artmış[96], yeni meslekler doğmuş, bu da yönetimin yapısını etkilemiştir. Birbirlerini bağlayan ortak kararlar ise başkan tarafından ama “şûra”da alınmıştır.

15- Katılımcı İnsan

ŞÛRA             Aşaması:

Şûra kelimesi, tarihin bu aşamasında siyasal bir içerik kazanmıştır. “Sağılmış bal” anlamına gelen şevr        den türeyen şûra                bal sağmak demektir. Şüver         ise bal gömeci demektir. Bal sağmak anlamına gelen şûra, bir konuda insanların görüşünü almak için de kullanılmaya başlanmıştır. Son derece iyi niyetli bir girişimle, toplumda balı olan, yani görüşü olan deneyimli kişilerin en değerli görüşlerini alarak topluluğu ilgilendiren konularda sağlıklı karar almak için şûra, yani meclis oluşturulmuştur. Zamanla istişare                    toplantıları belli protokollere bağlandığından istişareye katılanların giydikleri özel kıyafete de “şâre              ” denmiştir[97].

Doğal olarak, şûranın toplanma usullerinin detaylanmasına, siyasal yapının  katılımcı, paylaşmacı veya baskıcı oluşuna göre yeni yeni kelimeler ve kavramlar gündeme gelmiştir.

Aynı kökten türeyen ve “erkek hayvanın, dişi hayvanı gebe olup olmadığını anlamak için koklaması” anlamına gelen “iştâr                   ” kelimesi, baskıcı rejimlerin bir türlü yok edemediği şûraları, göstermelik de olsa işlettikleri dönemde şûra anlamında kullanılmıştır. “İştâr” görüş almaktan çok, sorumluluk yüklemek için oluşturulan meclisler için kullanılmıştır. Yani iştarlarda görüş alınmamış, emir ve görev verilmiştir[98].           

Bir konuyu açık olarak değil de el, göz vs ile anlatma anlamına gelen işaret         de şûra ile aynı kökten türemiştir. Sır ve gizlilik taşıyan bir anlatım yolu için kullanılan işarete, özel kişilerin anlayabileceği bir anlaşma dili olarak zaman zaman başvurulmuştur.

Üslubunu sertleştiren, muhalefet yapan veya tehlikelere karşı şûrayı uyaran konuşmalara da teşvîr           denmiştir.

Kısaca tanımlamaya çalıştığımız şûra, insanlık tarihinin çok daha eski dönemlerinden beri kullanılmaktaydı. Fakat, siyasal bir kavram niteliğini bu dönemde kazandı. Öyle ki, kısa denebilecek bir sürede, adeta siyasal rejimlerin karakterini belirleyecek kadar önemli bir kavram haline geldi. İnsanlar üyesi oldukları topluluğu ilgilendiren kararlara ya doğrudan ya da temsilcileri aracılığı ile katılabiliyorlardı[99]

Değerlendirme:

Şer’, kabîlelerin kurduğu sitelerde yaşayan a’şîretlerin iç yolları olarak yapıldı. Bu nedenle şer’e, a’şîret içinde ailelerin (şurra’ların) ve hayvanların kullandığı yol denmiştir. Yerleşik yaşamın gelişmesi ile “doğal yollar”, “yapma yol”larla; “doğal su akışları” da, “su kanalları” ile daha kullanılışlı hale getirildi. Bu da doğal olarak işbölümünü artırdı ve kamu yönetimine yeni sorumluluk alanları açtı.

Her kabîle; a’şîret başkanlarının katılımı ile oluşan “şûra” meclisinde alınan kararlar ile yönetilmiştir. “Şûra” hukuk üreten meclis olmamış; fakat, yürütmeye ilişkin kararları alan yönetimin en etkili birimi olmuştur. “Şûra”nın siyasal önemi zamanla artmış ve gelişerek bütün insanlık tarafından benimsenmiştir.

16- Yönlendiren İnsan

ŞÂRİ’             Aşaması

Kısa sürede kentlerde büyük gelişmeler oldu. İbrahim(AS) döneminde Mezopotamya’da insanların bir kısmı yerleşik yaşamı benimsemişlerdi[100]. Kalıcı konutlar, tapınaklar, pazarlar, su kanalları ve şebekeler… kenti çevreleyen çitler, surlar, hendekler yapılmıştı[101]. Bu gelişmeler, su ve ulaşım yollarının önemini iyice artırdı. Çünkü kentlerde oluşan ekonomik ve sosyal değerlerin, a’şîretler arasında[102] satın alınması veya paylaşılması, ancak yollarla mümkündü. Başlangıçta a’şîretler arasında ilişkiler yoğun değildi. Zamanla ekonomik ve sosyal ilişkiler artınca a’şîretler arasındaki yollar yetmez oldu. Bu nedenle kabîle yönetimleri daha büyük kalabalıkların kullanabileceği şâri’ler, yani caddeler yaptılar[103]. İşte böylece şâri’                           ; geniş cadde, çok gidişli gelişli yol olarak kavramlaştı[104].

A’şîretler bir araya gelerek şûra(meclis)yı oluşturdular ve kabîle başkanını seçtiler[105]. Başkanlar kentleri “hakem başkan” yetkileriyle yönettiler. Tüm kenti ilgilendiren işler veya yeni kararlar a’şîretlerin başkanları ile şûrada istişare edildikten sonra hakem başkan tarafından kararlaştırılırdı. Alınan kararlar, a’şîret başkanları aracılığı ile herkese duyurulurdu. Her hür vatandaş (amelu) kendi kentindeki “şûra”ya (şubutime) yani, “ak sakallar – yaşlılar meclisi”ne katılma hakkına sahipti[106]

Tüm kenti ilgilendiren su ve ulaşım yollarının, setlerin, çitlerin, kanalların ve surların yapım işlerinde, her a’şîretin görevlileri çalışırdı[107]. İşte geniş yollar (şâri’ler) bütün kent içinde yer alan a’şîretlerin ortak katılımıyla yapılırdı ve bu nedenle de her a’şîretin caddeleri kullanma hakkı vardı.

Yaklaşık on a’şîret bir araya gelerek bir kabîleyi kurmuştur. Mezopotamya’da bir kabîle, yaklaşık 5.000 ile 10.000 savaşçı askerden oluşmaktaydı[108]. Her bir kabîle yaşadığı sitede bağımsız bir devletti ve onun üstünde herhangi bir siyasal güç ve birim, henüz oluşmamıştı. Bir devlet için gerekli olan başkan, meclis, hukuk, mahkeme, ceza, idare, ordu, vergi ve bütçe… gibi kurumlar vardı ve işlemekteydi[109].

Kabîlelerin yaşadığı kentler, genellikle bir mabet ve onun etrafında iş yerleri, evler ve dış saldırılara karşı koruyucu surlardan oluşuyordu[110]. Pazar yerleri mabedin bahçesine, işyerleri ve hububat depoları ise mabedin etrafına yapılırdı[111]. Kent mimarisinin oldukça geliştiği Mezopotamya sitelerinin, özellikle nehir kıyılarına yakın olanlarına sel baskınlarına karşı setler ve kanallar, deniz kıyısındaki sitelere ise iskeleler ve rıhtımlar inşa edilirdi[112].  

Başlangıçta yolların yapımında geçerli olan kurallar yani “yolların kanunu” insan ilişkilerine de yansımış ve “kural koyucu” anlamında, şâri’ kavramı doğmuştur. “Herkesin kullandığı geniş yol”dan kinaye “caddenin başkanı” anlamına da gelen “herkesi bağlayan kuralları koyan kişi” anlamı kazanmıştır.

Gerçekte başkanlar kanun koyucu olmadığı halde şari’[113], yani kural koyan kişi kavramı nasıl doğmuş olabilir ki?

Mezopotamya’da başkanların yasa yapma yetkisi yoktu[114]. Fakat başkanların kendi başkanlık süreleri ile sınırlı bazı siyasi kararlar alma, zilyedlik denebilecek mahkeme öncesi geçici kararlar verme ve emirname denebilecek türden kurallar koyma yetkileri vardı. Yasaların kaynağı ise çoğunlukla geniş ailelerin, aşîretlerin ve kabîlelerin töreleri, bazen de peygamber, filozof veya bilge denebilecek kişilerin deklare ettikleri ve toplumca da benimsenen içtihatlar ve kurallardı[115].

Bu kısa açıklamadan sonra şunu söylemek mümkündür: Şari’ yani caddenin yöneticisi yani kural koyan, gerçek bir kişi veya sınıf değildi; “hakem başkan”ın başkanlık yaptığı “a’şîret reisleri meclisi” veya “şûra” idi[116]. Daha açık bir ifade ile şari’ gerçek bir kişi değildi; aksine “bir tüzel kişilikti”, o da “şûra” idi. Şûra, başkanın seçimine katılan şurra’lar (geniş aileler)’ın ve a’şîretlerin temsilcilerinden oluşurdu[117]. Töreler, gelenekler, deklare edilen ve insanlarca benimsenen içtihatlar ve kurallar, seçilmiş temsilcilerce şûra toplantılarında gündeme getirilirdi. Denebilir ki, şûralar toplumca benimsenmiş töre, gelenek ve din adamları tarafından deklare edilmiş kurallar ve görüşlere resmiyet kazandırmaktaydı. Başkan adeta geniş bir caddede yasalarca belirlenmiş trafik kurallarına göre ulaşımın sağlıklı sürdürülmesi için trafiği yöneten bir görevli gibiydi[118]. Bu nedenle başkanlar, yasa yapmaz, fakat şûra – ihtiyarlar meclisinin görüşünü aldıktan sonra savaş ve barış gibi güvenliği ilgilendiren konularda kararlar almıştır. Bu çerçevede başkanların “emirname” yayımlama haklarını sıkça kullandıkları söylenebilir.

Değerlendirme:

Tarihin her döneminde ş,r,a’ harflerinden türeyen kelimeler ve kavramlar, mutlaka içinde çoğulcu veya çoklu anlamlar taşımıştır. Hiçbir zaman da tekliği, tekelciliği, alternatifsizliği, seçimsizliği… anlatan bir kelime ve kavram olmamıştır. Şerîa’t kavramının oluşum süreci içinde, şari’(geniş yol)in kazandığı anlam, genel tarihsel gelişmelere uygundur. Şûra kavramının doğuşu ve taşıdığı anlam, şerîa’t kavramı ile entegre olabilecek özellikler taşımakta ve aynı yapının elemanları oldukları, apaçık anlaşılmaktadır.

İnsanlar önce suyun akarken izlediği yoldan, yani fiziksel yasalardan, sonra da hayvanların yol bulmada kullandıkları yöntemden yararlanmışlar. Hayvanların ve sıvıların doğada oluşturdukları yollar, insanlar tarafından gözlemlenmiş, sonunda yapay yollar ve su kanalları inşa edilmiştir. Bir süre sonra da hendek ve sur yapımı keşfedilmiştir. Görüldüğü gibi, analoji doğadaki yasalardan insan ilişkilerine doğru olmuştur.

17- Müttefik İnsan

ŞA’B               Aşaması

Gevşek Yapılı Merkeziyetçilik Aşaması

Mezopotamya’da birçok kent vardı. Bu kentlerde yaşayan kabîleler arasındaki ilişkiler, genel olarak gönüllülük prensibine dayanıyordu. Çünkü kentleri birbirine zorunlu bağlarla bağlayacak “kabîleler üstü” merkezi bir yönetim yoktu. Bu nedenle kabîleler birbirleri ile anlaşabildikleri ve gereksinim duydukları konularda işbirliği yapıyorlardı. Anlaşamadıkları konularda ise birbirlerine kapalı idiler. Fakat, kentler arasındaki yollara ve su kanallarına her kentin ihtiyacı vardı[119]. Her kent, yolun ve su kanalının kendisine ait kısmının bakımını ve güvenliğini sağlamakla yükümlüydü. Bu da gerçek anlamda altyapı ve güvenlik hizmetini zorunlu kılıyordu. Böylece kabîleler üstü “şa’b           [120]”lar yani “gevşek yapılı merkezi yönetimler” doğdu[121]. Şa’b Yönetimleri sayesinde kamusal alan, kamu güvenliği, ortak savunma ve kamu hizmeti gibi birçok kavram gündeme geldi. Kabîleler üstü işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma, gevşek yapılı merkezi yönetim modelini doğurdu[122].

Şa’blar, gerçekleştirdikleri geniş işbölümü sayesinde surlarla çevrili kentlerin su ihtiyacını yeni koşullara ve imkanlara göre çözmeye çalıştı. İlk zamanlar nehirlerden kanallar yolu ile aldıkları suları iç kısımlara taşıyan topluluklar, zamanla üstü kapalı kanallarda veya yer altında açtıkları tünellerle taşımaya başladılar. Şa’b yol altındaki su yolu anlamına gelen bir kelimenin siyasal bir içerik kazanması ile daha önemli hale geldi. “Nehirden su verilen gedik” anlamına gelen “meşrebe              [123]” stratejik bir kavram olarak bu dönemde önem kazandı.

Fırat ve Dicle kıyılarında kurulan kabîleler arası ilişkiler, büyük ölçüde gönüllülük ilkesine dayanıyordu. Her kabîle alabildiğine muhtar; fakat, dış saldırılara karşı da bir o kadar zayıftı. Kabîleler, yerinden yönetilen birimlerdi. Kabîlelerin bağlı olduğu merkezi bir yönetim yoktu; fakat, belirttiğimiz gibi su kaynaklarının, kanalların ve ulaşım yollarının bakımını ve kabîle güvenliğini koordine eden üst bir siyasal birliğe ihtiyaç vardı[124]. Ayrıca dış saldırılara karşı korunmak için setlerin, hendeklerin ve surların yapımı ve bunu organize edecek siyasal kurumun da buna göre daha büyük ve güçlü olması gerekiyordu[125]. İşte bunun için ortak amaçlara hizmet eden gevşek yapılı bir merkeziyetçilik gündeme geldi. Bunun başlangıçta kabîleler arası işbirliği[126] ile doğduğu tahmin edilmektedir. Bu yapının sağladığı faydayı yakından izleyen diğer kabîleler aynı yolu izlediği gibi bazen de güç kullanarak siyasal yapılarını büyüttüler[127].

Şa’blar, kentlerde yaşayan kabîlelerin bir araya gelerek oluşturdukları üst bir kuruluştur[128]. Her şa’b, dayanıştığı kabîlelerden gelen 3.000 veya 5.000, toplam 30.000 ile 70.000 askerden oluşuyordu[129]. Bu tür ordular karşısında zor durumda kalan topluluklar, yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlar ve büyük orduların zayıf yönlerini keşfedip o noktada yenmeyi denemişlerdir.

Çok daha önceleri gece baskınlarına karşı güvenlik önlemi olarak kullanılan tek kelimeli parola sistemi, birbirini iyi tanımayan askeri birliklerin bir araya geldiği büyük ordularda ortaya çıkan casusluk faaliyetlerini önleyememiştir. Birbirini iyi tanıyan topluluklara karşı yürütülemeyen casusluk faaliyetleri veya düşman içinde bilgi toplama faliyetleri, tanımanın güçleştiği büyük topluluklarda kolaylaşmıştır. Casuslar bir kelimelik parolayı öğrendikten sonra topluluğun arasına karışıp her türlü konuşmaları dinleyebilmişler ve düşmanın maddi ve manevi gücünü etüd ederek kendi topluluklarına dönüp stratejilerini bu bilgiler doğrultusunda gözden geçirmişlerdir. Savaş sırasında da büyük orduları daha az bir kuvvetle yenebilmişlerdir. 

İşte düşmanın bilgi toplamasını zorlaştırmak ve konuşulanların anlaşılmasını engellemek için “parolalarla veya şifrelerle konuşmak” anlamına gelen “istişâ’r                           “ kelimesi doğmuştur[130]. İlk zamanlar bir kelime olan parola (şiâ’r) sistemi geliştirilerek “parolalardan oluşan cümleler” kurulmaya başlanmıştır.

İlk bakıldığında şa’b yönetimlerinin askeri bir monarşi olduğu sanılabilir. Oysa durum hiç de öyle değildir. Şa’blar sadece ticaret yollarının ve su kanallarının bakımı, güvenliği[131] ve dış düşmana karşı[132] sitelerde yaşayan kabîlelerin güvenliğini sağlamak için uzlaşma ile kurulmuş gevşek yapılı bir merkezi yönetimdir. Sağlam surlarla çevrili çok daha güvenlikli kentlerde yaşamak için daha gelişmiş ve kalabalık nüfusun katılması ile işbölümüne ihtiyaç duyulmuş, bu da şa’bların doğuşunu ve gelişmesini hızlandırmıştır[133]. Başkanları kabîle reisleri arasından seçilirdi. Şa’b şûrası (ihtiyarlar meclisi[134]) kabîlelerden[135] seçilerek gelen eşit sayıdaki üyelerden oluşmaktaydı. Başkanları kabîle başkanları gibi “hakem başkan”dı[136] ve savaş zamanlarında ise başkomutandı[137].  

Şa’b yönetimlerinin üstlendikleri kamu hizmeti öncekine göre daha fazlaydı. Bu nedenle yeni yönetim modeli kendine özgü yeni bir vergi sistemi benimsedi. Hayvan sürüleri ve ticaretin güvenliğini sağlama karşılığı alınan vergilere ilave olarak “ö’şür             ” vergisi bu dönemde alınmaya başlanmıştır. Ö’şür tarım ürünlerinden alınan 1/10 oranındaki vergidir. Vergiler başkana verilirdi, başkan da ihtiyaç halinde ortak bütçeyi on parçaya bölerek her kabîleye ihtiyacı olanı verirdi. Bu paylaşıma, yani on ayrı parçaya bölme işlemine de te’şîr           denirdi.

Toplulukların büyüdüğü, yerleşik yaşamın yaygınlaştığı ve uygarlığın oluşmaya başladığı ileri zamanlarda vergi toplamak için başkanlar tarafından özel görevliler tayin edildi ki, bu kişilere ise a’şâr                    dendi.

Uzun bir dönem sonunda değişen koşullar ve şa’blar arası rekabetlerin doğurduğu savaşlar, sonunda gevşek yapılı merkezi yönetimleri gücedayalı merkezi[138] yönetimlere dönüştürmeye başlamıştır. Merkeziyetçiliğin de ilk örneklerinin Mezopotamya’da ortaya çıktığı ileri sürülmektedir[139]. Akadlı Sargon[140] (M.Ö.2310-2273) ile başlayan ilk merkezi imparatorluk denemeleri Ebla (2.400-1600), Ur Nammu (M.Ö.2114-2096), Babil – Hammurabi– (1793-1515), Mittani (yıkılışı 1360), Asur[141] (1380-612), Aramîler (1060-808) ile devam etmiştir. Fakat bu merkezi imparatorluklar a’şîretlerin, kabîlelerin ve şa’bların otonomilerini ve başkanlarını hesaba katmak zorunda kalmışlardır[142]. Saraylar ve kent merkezleri ile yarı-göçebe büyük kabîleler arasındaki sıkı ilişkiler devam etmiştir[143].

Bununla beraber bütün merkeziyetçi kralların karşılaştığı “Tanrı mı yoksa kral mı” ikilemini Mezopotamya’nın kralları da yaşamış ve merkeziyetçiliği vazgeçilmez gören her kral gibi onlar da kaçınılmaz tercihlerini yapmışlardır. Kral Hammurabi, bu tercihi yapanlardan birisidir. Hammurabi, krallığını sağlamlaştırmak için öncelikle kendisini imparatorluğun tanrısı yapmıştır. Bir adım daha atarak kendi “ahlâk”ını dayatan kral, benimsediği sistemin gereği olarak imparatorluğa atadığı yöneticiler ve yargıçlardan oluşan bir memurlar örgütü ve o zamana kadar her kentte uygulanagelen ayrı ayrı geleneksel “yasalar”ın yerine geçecek, birleştirilmiş tek bir yasalar topluluğunu yürürlüğe koymuştur[144].

Yerleşik yaşamın benimsenmesi, ona uygun ekonomik, sosyal, siyasal ve dini düşüncenin ve pratiklerin yaygınlaşması, güçlü kentlerin kurulması ve altyapının oluşması doğal olarak kentlerarası ilişkileri de buna paralel düzeyde geliştirmiştir. Her konuda olduğu gibi ticaret de, ulaşımın güvenli güzergahlarında gelişmiştir. Topluluklararası mal mübadelesi, pazarın kurumsallaşması, paranın bulunması, ölçü ve tartı birimlerinin ortak kullanımı, dış ticaretin daha kârlı oluşu… Mezopotamya’da yeni bir ekonomik ve sosyal gelişmeyi başlatmıştır. Paranın satın alma gücünü eline geçiren tüccarlar, bir süre sonra tefecilik de yapmaya başlamışlar. Bu da, büyük toprak sahibi soyluları, yani kralın soyundan gelenler[145] ile tapınağın yöneticileri olan rahipler sınıfını önce zayıflatmış, sonra da tefecilerin borçluları durumuna düşürmüştür. Çok sayıda tablette rastlanan faizli borç antlaşmaları bu gelişmelerin doğruluğunu kanıtlamaktadır[146].

İşte Sargon’u yaratan irade bu sermayedir. Çünkü Sargon bir Akad kralıdır, Akadlılar ise Samîdir. Söz konusu sermayeyi elinde bulunduran tüccarlar ve tefeciler de Samidir[147]. Mezopotamya Uygarlığı’nın yeni bir şekil almaya başladığı bu dönemin değişim aracı faizdir, yürütücüleri ise tefecilerdir. Borç akitlerinin (deyn) yerini, faiz akitleri almıştır. Mezopotamya toplumunda, Sargon’un döneminden itibaren gittikçe göze çarpan ve müreffeh bir sınıf haline gelen –Sami olan- bir tüccar sınıfı gelişmiş ve bunlar amaçlarını başarılı bir biçimde gerçekleştirmişlerdir[148].

Benzer gelişme Babil’de, özellikle Hammurabi (M.Ö.1792-1750)  döneminde de yaşanmıştır. Babil’de yönetimin sağladığı güvenli ortamda pazarlar tekrar canlanmış ve paranın yaygın bir şekilde kullanılması tüccarların etkinliğini artırmıştır. Sermaye birikiminin faizli muameleleri doğurması veya faizli muamelelerin sermayenin belli ellerde toplanması ve merkezi yönetimin yasalar yapması, Mezopotamya uygarlığının yapısında önemli değişimlere neden olmuştur. Alacaklıyı faiz borcunu ödeyemeyenlere karşı koruyan Hammurabi Yasaları sayesinde, kısa süre sonra pazarlarda mallar kadar değerli, borcunu ödeyemediği için köle olan “insandan metalara” da rastlanır olmuştur[149].

Mezopotamya Merkeziyetçiliğinin Etkileri

Akadlıların Mezopotamya’da güçlendiği dönemde Mısır’da yaklaşık M.Ö. 2.600’lü yıllarda IV. Sülale Devrinde Suriye’den sedir ağacı getirten ve Sinalı bedevileri ehramların yapımında zorla çalıştırabilen güçlü bir merkezi yönetim vardı[150]. Yine Ebla’nın Mısır’daki çağdaşı olan (M.Ö. 2400’lerde) VI. Sülaleden I. Pepi, Asya’ya bedevileri yıldırmak için sefere çıkmış, Filistin’e kadar gitmişti[151]. Ur Nammu’nun son dönemlerinde XI. Sülale zamanında (M.Ö. 2065) Suriye’nin kuzeyine kadar seferler yapılmıştır[152].

Aslında Mezopotamya’nın ta başlangıcından beri Aşağı Nil’den başlayan uygarlık etkisi, tarihin değişik dönemlerinde istilalarla devam etmiş, bir süre sonra bu etkileşim, Mısır’dan çevresine doğru olmaya başlamıştır. Fakat, Hiksos(M.Ö.1730-1570), Bronz Adamlar (1250 civarları), İran[153] ve Asur[154](M.Ö.671-651) işgalleri Mısır’da farklı dönemlerde büyük etkileşimlere ve sarsıntılara neden olmuştur. 

Bu noktada bir başka etki daha gündeme gelmektedir. Tevrat’ın rivayetlerini tarihle uygunlaştırmaya çalışan kimi araştırmacılara göre İbrahim(AS)[155] ile Filistin’e gelerek burada Hatti boylarıyla karşılaşmış olan İsrailoğullarının ataları, Hiksoslar devrinde Nil boylarına göçmüş, burada Hiksos İmparatoru Apofis’in hizmetinde bulunan Yûsuf(AS)[156]’un aracılığıyla Mısır’a yerleşmişler ve Mısır toplumunda üstlendikleri görevlerle orantılı etkiler yapmışlardır[157].

Bu verilere göre merkeziyetçiliğin ilk uygulayıcısı Akadlı Sargon’dur. Fakat Mısır’da merkezi kralların ortaya çıkışında Sargon modelinin ne kadar etkili olduğu tartışmalıdır. Çünkü Mısır sepatlarının kuruluş dönemlerinden kalma yapılarında gözardı edilemeyen bir merkeziyetçilik eğilimi vardı. Bu nedenle krallar, yetkilerini artırıp sepatların ve yerel meclislerin yetkilerini sınırlarken önemli bir engelle karşılaşmadılar. Her zafer sonrası gücünü biraz daha artıran firavunların, Sargon’dan etkilenerek Mısır’ı askeri bir monarşi ile yönetmeye başlamaları bir etkiden mi kaynaklanmaktadır yoksa kralların başından beri yetkilerini giderek yerel yönetimlere karşı artırmalarından mıdır, tartışılabilir. Bununla beraber Mezopotamya’daki gelişmelerin Mısır’ı etkilediği de doğrudur. Ama Mısır’da yönetimin merkezileşmesi ve sertleşmesi geçici bir gelişme olmamış; aksine, Mısır Uygarlığı’nın belirleyici bir unsuru olmuştur. Bu nedenledir ki, Mısır’ın merkeziyetçi yapısı sadece Sargon etkisi ile açıklanamayacak kadar önemlidir. Çünkü, Mısır’da yeni bir dönem başlatan “Yeni Krallık” da kısa bir süre sonra “Eski Krallık” gibi totaliter bir yapıya dönüşmüştür[158]. Ayrıca Sargon’un uyguladığı merkeziyetçilik Mısır’da yaklaşık M.Ö. 2.600’lü yıllarda IV. Sülale devrinde uygulanan merkeziyetçilikten oldukça farklıdır. Öyle ki, Sargon, Akdeniz’in kıyılarına kadar defalarca yaptığı askeri seferlerin hepsinde, ordusunu ittifak yaptığı kabîlelerin askerlerinden oluşturmuştur. Sargon aldığı kentlerin yöneticilerini çoğunlukla değiştirmemiş, iç işlerine karışmamış, kanunlarına dokunmamış ve yerel meclislerin yapısına müdahale etmemiştir. Merkezin yetkilerini güçlendirmek için yerel yapılara dokunmak istediğinde ise sert bir direnişle karşılaşmıştır. Çünkü Mezopotamya’nın hem aşağı hem de yukarı kısımlarının geleneği bu tür merkeziyetçiliğe müsait değildi ve geleneği olmayan bir merkeziyetçiğin başarılı olması da beklenemezdi. Fakat Mısır’ın tarihinde bu denli güçlü ve demokratik işleyişin yerleşmiş tarihsel ve toplumsal kökeni olmadığından insanlık tarihinin ilk ve katı merkezi yönetimini kurabilmişlerdir. Öyle ki, Sargon’un çağdaşı Mısırlı Firavunların tüm Mezopotamya’dan çok daha fazla kölesi vardı[159] ve bu köleler ağır koşullarda tarlalarda ve ehramların inşaatlarında çalıştırılmaktaydı.

Mısır’ın güçlü Firavunlarından I.Tutmosis (M.Ö. 1504-1492) krallığının ilk yıllarında kuzeyde Fırat’a ve güneyde Nil’in dördüncü şelalesi civarında Kursuf’a kadar ulaşan büyük bir merkezi imparatorluk kurdu[160]. Fakat, Filistin ve Suriye dahil, Güney Fırat’a kadar genişleyen bir imparatorluk kuran Mısır’ın firavunları, katı merkeziyetçiliklerini Ortadoğu’da uygulayamadılar[161]. İlk zamanlar katı merkeziyetçiliği bu bölgede uygulamak istedilerse de başaramadılar. Firavunlar sonunda Suriye, Filistin ve Güney Fırat’a, Mısır’ın sepatlarına vermedikleri otonomileri, bu bölgedeki kentlere vermek zorunda kaldılar[162]. Yerel yöneticilere, törelere, meclislere ve iç işlere ciddi bir sorun çıkmadıkça karışmadılar.

18- Merkeziyetçi İnsan
Katı Merkeziyetçilik Aşaması
Eski Mısır Uygarlığı

Yontma taş (paleolitik) devrinde Mısır halkı göçebe ve avcıydı[163]. Cilalı taş (neolitik) devrinde ise (yaklaşık M.Ö. 14.000’lerde) ilk köycükler kurulmuş ve çanak çömlek işçiliği ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. M.Ö. 12.000’lerde buğday polenlerinin izlerine rastlanmıştır. Fakat ilk tarım kentleri Mezopotamya ve Filistin’e kıyasla 3 veya 4 bin yıl gecikme ile yani yaklaşık M.Ö. 5.000’lerde kurulmuştur[164]. Mısırlılar, bu çağda ziraat ile geçinmeye başladıklarından toprağa bağlanmak zorunda kalmışlar. Böylece ilk köyler kurulmuş, sonraları köyler birleşerek büyük kasabaları meydana getirmişler.

Yaygın bir görüşe göre[165] Mısır’a dışarıdan gelmiş brakisefal bir ırkın yarattığı bu medeniyetin Aşağı Mısır’dan başlayarak yavaş yavaş Yukarı Mısır’a Negada’ya kadar yayılmış olduğu ileri sürülmektedir. Nil Vadisi’nde ikinci neolitik kültürü kurmuş olan bu istilacılar, madenleri biliyor ve gelişmiş silahları kullanıyorlardı[166]. Fatihler Nil Vadisi’ni aldıktan sonra Mısırlılara altın, bakır, tunç kullanmayı, taştan ve tuğladan bina yapmayı ve yazıyı öğrettiler. Bu gelişmeler sonunda Mısır, klan toplumundan medenileşmiş bir yönetim düzeyine ulaştı[167]. Bugüne kadar elde edilen belgeler, bu fatih kavmin Önasya’da ilk kültür merkezi olan Mezopotamya bölgesinden gelmiş olduklarını göstermektedir[168]. Mısır, medeniyet ve kültürünün kökenini Mezopotamya’da aramış, hatta hiyeroglif yazının aslını da Sümerlerin çivi yazısına kaynak olan piktografik yazıya dayandırmıştır[169].

Mısırlıların “sepat[170]” (veya spat veya sepet) dedikleri yerleşim merkezleri(kent), birer otonom ekonomik ve siyasi birimlerdi[171]. Sepatlar Mısır toplumunun ekonomik ve sosyal ve siyasal yapısının temel birimi olarak doğmuş, merkezileşme aşamasına kadar da Mezopotamya’da olduğu gibi “saru[172]” denen “ihtiyarlar meclisi” ile yönetilmiştir[173].

Sepat(kent), yerinden yönetilen bir yönetim birimidir. Sepatlar önceden kurulsa da Erken Hanedanlık Dönemi (2920-2575)’nde gelişmiştir[174]. En gelişmiş şekline ancak Ptolenaioslar döneminde ulaşmıştır. Yönetimin son derece merkezileştiği bazı dönemlerde sepatlar siyasal önemlerini iyice yitirmişlerdir[175]. Merkeziyetçilik geliştikçe sepatlarda oluşan kendine özgü yönetim ve hukuk[176], yerini, bir otoritenin tek hukuku(emirleri) ve disiplinine bırakmıştır.

Otonom “sepat”lar, yönetim olarak birer birer krallık merkezine tabi olmak zorunda kaldılar[177]. Çünkü daha ilk devirlerden itibaren ziraatın verimli olabilmesi için su işlerinin düzenlenmesi gerekiyordu. Kanalların açılması, ekim, biçim, depolama gibi işler, büyük organizasyonları ve iş bölümünü gerektiriyordu. Bu nedenle işlerin bir elden yönetimini zorunlu kılıyordu. İşte merkeziyetçiliğin doğuşunu başlatan temel nedenin Nil’in taşan suyunun kontrolü ve kıyısındaki toprakların ziraata hazırlanması, ekilmesi, biçilmesi, ürünlerin depolanması ve paylaşılması sorunudur. Tinit devrinden itibaren, sepat reislerine verilen unvan “kanalların açılmasına memur” olan “Ac-mer”dir[178].

Mezopotamya’da yolların ve su kanallarının yapımı, bakımı ve güvenliği için a’şîretler, kabîleler ve şa’blar arasındaki iş bölümünü koordine eden “seçilmiş hakem başkan”lar, Mısır’da “memur” statüsündedir[179]. Çünkü bu işleri Mısır’da merkezi kral adına atanmış sepat valiler yapmıştır. Merkeziyetçilik sepatların siyasal önemini ortadan kaldırmış fakat Mısır ekonomisindeki önemini korumuştur.

Su kanallarını açmakla görevli “kanal açan” anlamına gelen reisin yani “Ac-mer”in üstlendiği önemli görevler arasında;

  • Topraklardan mümkün olan en yüksek verimi almak,
  • Özel mülke ait tarla, hayvan, altın… sayımını yaptırmak,
  • Nil’in su seviyesinin taşma durumunun kayıtlarını tutturmak…[180] gibi konular sayılabilir.

Mezopotamya’da göçebe şurra’lar a’şîretleri, yarı yerleşik ve yerleşik a’şîretler birleşerek kabîleleri, sonra da şa’bları oluşturduğu gibi, benzer bir örgütleniş Mısır’da da yaşanmış. Öyle ki, Sülaleler Dönemi Mısırı’nın M.Ö. 3250 civarında “birleşme” yoluyla kurulması, bazı bakımlardan Mezopotamya’daki gelişmelerin etkisini kanıtlar gibi. Yukarı Mısır’da bulunan Asya kökenli mal ve ürünler, bölgeye bir Samî sızması olabileceğini düşündürüyor[181]. Mısır ile Mezopotamya uygarlığının temelde Samî olan öğesi arasındaki köklü dilsel ve kültürel bağlantılar, her alanda az çok görülmüştür[182].

Sepatların ortaya çıkış biçimi, hem insan dayanışması, hem de su kanallarının bakımı, güvenliği ve paylaşımı açısından Mezopotamya’daki şa’bların ortaya çıkışına çok benziyor.

Mısır sepatlarını yöneten sarular (ihtiyarlar meclisi), Mezopotamya şa’blarının şurâları(ihtiyarlar meclisi) kadar özgürlüklerine düşkün olsalardı, Mısır Uygarlığı başka bir şekilde gelişecekti. En azından, “katı merkeziyetçilik”, Mısır Uygarlığı’nın karakteri olmayacaktı.

“Mısır’ı Mezopotamya uygarlaştırmıştır[183]” tezi, uygarlıklar tarihinin en önemli görüşlerinden biridir. Mısır’ın ticari ilişki kurduğu, örneğin Mezopotamya ve Suriye şa’bları, geniş, uzun ve sağlam surlarla çevrili kentleri, bağımlı veya bağımsız olabilen gevşek yapılı, her birinin başkanı ve meclisi olan yönetim birimleriydi[184]. Mısırlılar bu kentlerin yönetim biçimlerinden yararlanarak daha rekabetçi, çoğulcu ve özgürlükçüsünü kurabilirlerdi. Çünkü sürekli ilişki ve etkileşim halinde oldukları Ortadoğu ve Mezopotamya kentleri bu birikime sahipti.

Firavunlar, uzun yıllar Ortadoğu’yu ellerinde tuttular; daha önce belirttiğimiz gibi Mısır’daki merkezi yönetimi, bu bölgede de kurmaya çalıştılar, fakat başaramadılar. Bunun en önemli nedeni Ortadoğu ve Mezopotamya halklarının geleneksel yapılarının özerkçi olması ve bu halkların her koşulda özerklikleri için direniş göstermeleridir[185]. Tel-el-Amarna arşivi mektuplarında Firavun’a ait olan “Kendi şehirleri kendilerinindir” ifadesi bunu kanıtlamaktadır. Firavunlar işgal ettikleri Ortadoğu ve Mezopotamya kentlerinde eski prensleri ve eski ayan meclislerini yerlerinde bırakmışlardır. Firavunlar Suriye ve Filistin’[186]de siyasi, askeri ve mali konuları kontrol altında bulundurmak koşulu ile diğer işlerde mahalli yönetimlere serbestlik vermek zorunda kalmıştır. Siyasi statiko, her sitenin ve her kentin adet ve geleneklerini koruyordu. Dini konularda bile herhangi bir baskı yapılmadı[187]. Bu nedenle Mısır, siyasi bakımdan bu kentlerde hiçbir zaman kuvvetli bir yönetim kuramadı. Uygarlık bakımından ise Ortadoğu ve Mezopotamya halkları üzerinde asırlardan beri devam eden Mezopotamya’nın etkisini yok edecek veya onun yerini tutacak güçte de değildi[188].

Fakat Mısırlılar uygarlaşırken[189] kendi sentezlerini yaratarak uygarlaştılar. Bu sentez, Mezopotamya Uygarlığı’nın son dönemleri, yani bozulmuş ve yıkılmaya yüz tutmuş şekli esas alınarak yapıldı. Adem-i merkeziyet ve gevşek yapılı konfederasyon yerine, güçlü merkeziyetçilik ilkesi benimsendi. Mezopotamya yönetim modeli merkezileşince ne olduysa, Mısır Uygarlığı o ilkeler üzerine inşa edildi. Bu gelişmeler insanlık tarihi açısından yeni bir olgudur; çünkü insanlık bu denli güçlü ve uzun süreli bir merkeziyetçi yönetimle ilk kez firavunlar döneminde tanıştı.

Merkeziyetçiliğin Doğuşu

Mısır’da merkeziyetçilik[190] Delta’da bulunan 20 sepat(kent)ın iki devlet haline gelmesi ve sonraları bu iki devletin de bir kralın şahsında birleşmesi ile oluştu[191]. Güney Mısır’daki, yani Vadi’deki 22 sepat da önceleri iki devlet halinde birleştiler, sonradan da tek devlet oldular. Narmer (M.Ö. 3315) ise iki Mısır’ı yani Vadi ve Delta’yı bir siyasi otorite etrafında birleştirerek tarihin bu denli güçlü ilk denebilecek merkezi yönetimini kurdu[192]. Merkezileşerek güçlenen ve Güney Mısır’ı ele geçiren Vadi Mısır yönetimi, Yukarı yani Delta Mısır’ı işgal ederek merkezileşti[193]. Tarihin hiçbir döneminde katı merkeziyetçilik, bir sözleşmeyle veya katılımla veya gönüllülükle kurulmadı. Bu denli güçlü bir merkezi yönetim daha ilk örneğini oluştururken bile ancak yerel özerkliklileri yok ederek varlığını sürdürebildi.

VI. sülaleye kadar sepatlar iç işlerinde serbest, dış işlerinde ise bir monarşi etrafında birleştiler. VI. sülaleyle başlayan koyu merkeziyetçilik döneminde sepatlar, iç özerkliklerini de kaybettiler. Böylece merkezi otorite, zamanla bütün Mısır’ı egemenliği altına aldı ve bütün iktidar, Firavunun eline geçti. Her merkeziyetçi yönetimde olduğu gibi Mısır da, kendisinden sonraki tüm merkeziyetçi yönetimlere örnek olacak nitelikte bir bürokrasi yarattı. Bu nedenle büyük Mısır İmparatorluğu memurlarla yönetildi. Merkezden gönderilen memurlar vergileri Firavun adına topladı ve angaryaları idare etti[194]. Mısır, Orta İmparatorluk ve İkinci Ara Devir’de, yaklaşık 3 asır katı bir merkeziyetçilikle yönetildi. Bu dönemde sepatların hiçbir özerkliği kalmadı[195]. Zamanla Mısır’da birçok şey değişti, fakat merkeziyetçilik hiçbir zaman değişmedi.

Merkezi yönetim krallık sarayından, yani “Büyük Ev” anlamına gelen “Pera-a” veya “Pero”dan yapılmaktaydı. Firavun’un esas olarak iki yardımcısı vardı. Biri Kuzeyin (Kırmızı Saray) diğeri Güneyin (Beyaz Saray) temsilcisiydi. Firavun “Güneş ilahı Ra’nın oğludur”. Ne emrederse tebaası bu emre itaat etmek zorundaydı çünkü Firavun’un emirleri kanundu[196].

Mısır’da Firavun “ilahın oğlu” veya “ilah” olduğundan aynı zamanda en büyük dini reistir. Firavun’un “ilah” veya “ilahın oğlu” olması merkeziyetçiliğin gereğidir. Halkın Firavun’dan daha büyük bir tanrıya inanması, pür merkeziyetçiliğe aykırıdır; çünkü, bu bir anlamda iktidarın paylaşılması veya Firavun’un bir eksiğinin olması demektir.

Kuramsal olarak bütün topraklar Firavun’undu ve ülkenin artı ürünü krallık ambarlarında ve hazinelerinde toplanıyordu. Gerçekte ise imparatorluk memurlarına hatırı sayılır bir pay ayrılırdı. Önceleri bu memurlar firavunlar tarafından atanırdı. Bu nedenle memurlar bu imtiyazlarını krala borçluydular. Kral memurlarına ölümden sonraki yaşamları için asal öğe olan anıtsal mezar yapma hakkını bağışlayarak ve bunları yaparlarken yardımda bulunarak, gözde memurlarını ölümsüzleştirirdi.

Sıradan insanlara gelince, onların durumları farklıydı. Çok çalışmaları konusundaki emir kesindi ancak, ellerine neyin geçeceği konusunda ise hiçbir bilgileri olmazdı veya bu konuda fazla bir söz sahibi değillerdi. Mısırca ve Yunancada yazılmış Rosetta Taşı’nda “Vergilerin baskısına, ödenememiş, bakaya kalmış borçların faizinin hızla artışına ve bunun arkasından gelen el koymalara, suçlulara, devlete ve özel kişilere borçlarından dolayı mahkum olmuş kişilerle dolu tutukevlerine, ülkenin her yanına yayılmış, soygunculukla geçinen birçok kaçaka, yaşamın her alanında uygulanan zorlamalar…”ın varlığına sıkça rastlanmaktaydı. Durum hepten çözümsüz de değildi. En azından Mısır’da halkın yasal olarak tek bir çaresi vardı, o da grevdi. Bu nedenle işçiler, işlerini bırakıp çekilemez hale gelen acılarının dinmesi için kitleler halinde zaman zaman tapınaklara sığınırlardı[197]. Silahtan arındırılmış halk, merkezi yönetimin güçlü ordularına karşı koyamadıklarından “grev”i pasif direnişli hak arama yöntemi olarak benimsemişlerdi. Grevlerin Mısır’da halkın kaderini hangi ölçüde değiştirdiği[198] tartışmalı olsa da, sonraki çağlarda Yunan, Roma ve Batı toplumlarında “soluk” alıcı sonuçlar doğurduğu söylenebilir.

Çatışan Şia’lar – Partiler

Kur’an’ın verdiği bilgilere göre, Mısır’da merkezi imparatorluk zaman zaman değişen hanedanlar ve onların atadığı bürokratlar tarafından yönetilmiştir. Halk ise “şîa’lar”a, yani partilere[199] bölünerek birbirine düşman yapılmış ve çatışma üzerinde bir denge kurularak yönetilmiştir[200]. Firavunlar, partileri güçlendirmek ve aynı zamanda da çatıştırmak için parti üyelerini birbirine bağlayan “ şeyyi’              ”[201] denen “ortak mallar”a ortak yapmıştır. İnsanlar bir partinin üyesi olurken kendini hem diğer partilerin düşmanlığından korumuş, hem de paylaştırılmayan ortak malların ürünlerinden yararlanmıştır.

Mezopotamya’da çokluk ve çoğulculuk anlamlarına gelen şerîa’t, Mısır’da tekelci, merkeziyetçi, sınıfçı ve çatışmacı bir uygarlığın ekonomik, sosyal, siyasal ve dini yapısı içinde “çatışan partiler”e dönüştürülmüş ve şerîa’t tanınamayacak kadar tahrip edilmiştir.

Böylece insanlar Firavunlar yönetimi ile baskıyı, merkeziyetçiliği, sömürüyü, hürriyetsizliği, sınıfçılığı ve tekelciliği tanımıştır. Böylece şerîa’t, yani çoğulculuk, yerini çatışmaya ve tekelciliğe bırakmıştır.

19- Adil İnsan

ŞERîA’            Aşaması

Şimdiye kadar anlatılan tarihi aşamalar Tevrat öncesine rastlıyor. Tevrat döneminde de ş,r,a’ harflerinden yeni kelimeler ve kavramlar türemeye devam etti. Musa(AS) döneminde, önce şerîa’                    , sonra da şerîa’t                   kelimeleri doğdu ve kavramlaştı.

Fırat ve Dicle’nin yakınlarında kurulan sitelerde su önemli olsa da, Nil ile Fırat-Dicle arasında göçebe yaşayanlar için çok daha önemliydi. Mutlaka suyun bulunması ve adil bir şekilde paylaşılması gerekiyordu. Bu nedenle Musa(AS) suyu İsrailoğulları arasında sıpt (kabileler birliği)[202]ların ihtiyaçlarına göre paylaştırdı. Aynı zamanda Musa(AS), bir topluluğun ihtiyaçlarını planlayan yönetimin, altyapıyı hangi kriterlere göre yapması gerektiğine ilişkin kuralları da koydu[203]. İşte şerîa’, bu olayı anlatan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. “Su yolu, su şebekesi” veya su kaynağına giden yol anlamına gelen şerîa’, “saz teli” anlamı da kazandı[204].

Musa(AS), döneminin planlama bilgisi ile bir kaynaktaki suyu on iki sıpta paylaştırdı. Böylece her sıptı, diğerinden bağımsız hale getirdi. Bir sıptın diğerinin bağımlılığına girmesine izin vermedi. Doğal olarak sıptların su ihtiyacını insan ve hayvan (dolaylı olarak da tarım) ihtiyaçlarına göre paylaştırması gerekiyordu. Birbirine yakın ama her sıpta aynı miktarda değil de, sayıya göre su verdiği için su yolları – şerîa’, saz teline ve adil paylaştırılmış su da, iyi akort edilmiş saza benzetildi.

Bu paylaşma kriterlerine göre daha sonra da, her sıpt, su yolunun bakımını ve güvenliğini kendisi yaptı. Musa(AS) ise İsrailoğulları arasında suyun kaynağını yöneten kişi olarak güçlü bir merkezi yönetim kurdu. Merkezi planlamayı yaptı; fakat, sıptların iç işlerine karışmadı. Sıptlar seçip gönderdikleri altı kişilik temsilcileri ile merkezi yönetime katıldılar. Merkezde 72 kişiden oluşan bir meclis vardı[205]. Musa ve Harun(AS) da seçilen kişilerdi. Böylece Musa(AS) döneminde şerîa’t, çoğulcu ve temsili bir hukuk düzeni anlamına geldiği gibi aynı zamanda “merkezi yönetim – yerinden yönetim dengesi” anlamı da kazandı.

Musa(AS), göçebe bir topluluk arasında konfederasyon kurmak gibi zor bir işi başarmıştır. O, bu düzeni, kalabalık ve iyi organize olmuş göçebe bir toplulukta kurmuştur. Bu prensipler Musa(AS)’dan sonraki yıllarda yerleşik yaşama geçildiğinde de İsrailoğulları arasında uygulanmaya devam edildi. Aslında  Musa(AS)’dan önce insanlık ulus öncesi, yani şa’b veya sepat veya sıpt düzeyine ulaşmıştı. Musa(AS), Mezopotamya’nın son dönemlerinde ve Mısır’da olduğu gibi baskıcı bir merkeziyetçiliğe başvurmadan, ulus düzeyinde çoğulculuğu, rekabeti, dengeyi ve özgürlükleri koruyan yeni bir sosyal yapı oluşturdu. Tarihçilerin konfederasyon dedikleri yönetim, aslında ilk ulus devlet denebilecek bir yönetim modelidir. Ulusun örgütsel yapısı konfederasyon olsa da sonuç ulusaldır.

20- Hukuk İnsanı

ŞERîA’T           Aşaması

Musa (AS)nin ölümünden bir süre sonra İsrailoğulları Kudüs’e yerleşti[206]. Kudüs’te Davud(AS) döneminde kurumlaşan[207], Süleyman(AS) döneminde ise uygarlık düzeyine ulaşan şerîa’t, sonunda bir yerleşik yaşam modeli oldu. Kudüs’te 12 sıpt vardı. Her sıpt iç işlerinde serbest, dış ilişkilerde ve saldırılara karşı merkeze bağlıydı ve kendi iç kamu düzenini oluşturma hakkına sahipti. Sıptlarda yerinden yönetim ve doğrudan demokrasi vardı. Seçme ve seçilme hakkı askerlik yapanlarındı. İşte şerîa’t bu sistemin adıydı. Bu çoğulculuğun – şerîa’tın önemli özellikleri ise şunlardı:

  • Her sıpt yaklaşık on kabilenin bir araya gelmesinden oluşmuştu ve her sıptta yaklaşık 30.000 ile 70.000 arası asker vardı[208].
  • Sıptlar iç işlerinde serbestti.
  • Sıpt üyeleri, seçip gönderdikleri temsilcileri ile merkezde kararlara ve yönetime katılıyordu.
  • Savaş dışı zamanlarda insanlar, yöneticilerin emirleri ile değil; yazılı hukuk kurallarıyla yönetiliyordu.
  • Her sıpt aynı zamanda bağımsız bir hukuk birimiydi.
  • Yöneticilerin yasama yetkisi yoktu ve yazılı mevzuata yöneticiler de uymak zorundaydı (Suçlu Musa(AS) da olsa yargılanacaktı).
  • Yönetim seçimle oluşmaktaydı. 
  • Düzeni korumakla kimler görevli ise onlar, yani askerler seçme ve seçilme yetkisine sahipti.
  • Tevrat’ta belirtildiği gibi özel hayat ve kamu düzeni kurallara bağlanmıştı…

İlk örneğine, ilkel geniş aile topluluklarında rastladığımız şerîa’t düzeni, Musa(AS) döneminde (yerleşik iken konar göçer hale gelmiş bir) kavim – ulus düzeyinde tanımlanmıştır. Davud(AS) ve Süleyman(AS) döneminde ise yerleşik bir ulus arasında şerîat, olgunlaşarak devlet büyüklüğünde medeniyetin bütün kurumlarını oluşturan bir düzenin adı oldu.

Musa(AS)’nın tanımladığı şerîa’t düzeni, Mısır’da kurulan düzenden birçok açıdan farklıydı:

  • Mısır’ı aileler yönetiyordu; oysa İsrailoğullarının merkezini ve sıptları “seçilmiş”ler yönetiyordu.
  • Mısır’da düzenin kurallarını hükümdar ve atadığı valileri koyuyordu; şerîa’t düzeninde ise yöneticilerin yasama yetkisi yoktu. Yasamayı “rasih” denen müçtehit bilginler yapıyordu.
  • Her sıptın ayrı bir kamu hukuku vardı. İsrailoğullarının merkezinde yürürlükte olan mevzuat, sıptları bağlamıyordu. Her sıptın kamu hukuku ayrıydı. Yani kent devleti sınırları içinde kamu hukukunda çoğulculuk sağlanmıştı.
  • Tevrat hukukta çoğulculuğu, yargıda teklikle dengelemişti.
  • Özel hukukta ise halk, hangi rasihin (müçtehit) kurallarını benimsiyorsa ona göre haklar ve ödevler üstleniyordu. Böylece özel hukukta da çoğulculuk sağlanmıştı.
  • Mısır’da oldukça otoriter bir merkeziyetçilik vardı; oysa Tevrat merkezi yönetimin yetkilerini sınırlandırmıştı. Sıptlara iç işlerinde ekonomik ve sosyal serbestlikler (adem-i merkeziyet) tanınarak, merkezi yönetim ile sıptlar arasında denge kurulmuştu.
  • Mısır’da “kuvvet”e dayalı bir düzen vardı ve kuvvet tek belirleyici faktördü. İsrailoğulları arasında ise düzen, seçim ve hukukla oluşmuştu. Kuvvet ise hakkın ve hukukun emrine verilmişti.
  • Mısır’da aşırı otoriter merkeziyetçilik, insanların farklı dinlere inanmasına karşıydı. Çünkü insanlar Yahova’ya inanmakla, Tanrı’nın Firavundan daha büyük olduğunu söylemek istiyorlardı. Oysa Firavun, otoritesini sarsacak inançlara karşıydı ve kendisine ibadet edilmesini istiyordu. Musa(AS) elçilik görevi süresince karşılaştığı hiçbir topluluğa dini baskı uygulamadığı gibi Kudüs’te düzen kuran Davud(AS) ve Süleyman(AS) da bu tür tutumlar takınmadı. Musa(AS)’nın tüm çabası İsrailoğullarını yazılı hukukla kayıtlı ekonomik, sosyal, siyasal, dini, hukuki … bir yaşama alıştırmaktı. İbadetler konusundaki öğüdü ise oldukça netti: “Sadece ve sadece Allah’a inanın, hiçbir şeyi ve kimseyi ona denk, eşit veya ortak yapmayın.”
  • Mısır’da firavunlar hem en üst siyasi otorite hem de en büyük dini objeydi, yani tanrıydı; oysa, Musa(AS) dini ibadetlerin yönetimini Harun(AS)’a bırakmıştı, kendisi ise siyasi liderdi. Aynı tutumu değiştirmeden Davut(AS) ve Süleyman(AS) da sürdürdü[209]… 

Davud(AS) ve Süleyman(AS), elçi olarak Musa(AS)’nın tanımladığı ve kısmen uyguladığı şerîa’t düzenini, yani çoğulcu hukuk düzeni içinde, ekonomik, siyasal, dini ve bilimsel serbestlik ve çoğulculuğu, önce Ulus Devlet düzeyinde, sonra da uluslararası boyutta fonksiyonel kıldılar. Özellikle Davud(AS)’un yaptığı mücadelelerin şerîa’t açısından doğurduğu sonuçlar bu kapsamda ele alınabilir. İki kişi arasında ve sıpt içinde geçerli olan « suç » ve « ceza » kavramı, Davud(AS) ve Süleyman(AS) ile uluslararası bir anlam kazanmıştır.

21- Sınıfsal İnsan

ARİSTOKRASİ Aşaması

Eski Yunan Uygarlığı, Girit ile başlayan Mykene ve İyonya ile devam eden uygarlık ekolünün devamıdır. Adalarda, Ege’de ve yarımdada görülen uygarlaşma, Yunanistan’da gelişerek devam etmiştir. Girit gibi Mykene ve İyonya uygarlıkları da incelenmiş ve hangi uygarlıkların etkisi altında geliştikleri önemli ölçüde belirlenmiştir.  

Mısırlıların, Eski Yunan’dan önceki Yunanistan’a, özellikle Girit’e ticari seferler yaptıkları bilinmektedir. Buna Yunanlıların Anadolu (İyonya), İran, Suriye, İsrail, Filistin ve Mısır’a ticari ve eğitim amaçlı seferleri de eklenirse aradaki etkileşimin boyutları daha da belirginleşir[210] ve bu seferlerinEski Yunan Uygarlığı’nın doğuşuna önemli etkiler yaptığı rahatlıkla söylenebilir. Eski Yunan Uygarlığı’nın sınıfsal yapısı, köleci[211] oluşu, hukuku önemsememesi, kuvvete ve çatışmaya dayalı ekonomik ve sosyal yapısı ile Eski Mısır Uygarlığı’ndan hangi ölçüde etkilendiğini gösteren olgulardır. Çünkü Eski Mısır’da yönetimin başında teokratik bir monarşi, halk içinde ise irsi esaslara dayanan, toprağa bağlı feodal bir resmi aristokrasi sınıf üstünlüğü vardı[212].

Girit Uygarlığı, Eski Yunan Uygarlığı’ndan önce doğmuştur[213]. M.Ö. 5. binyılda insanların Girit’te yaşadıkları tahmin edilmektedir. Kazılarda M.Ö. 3. binyılda kullanılan Mısırlılara ait eşyaların kalıntılarına rastlanmıştır[214]. M.Ö. 1.900 yıllarında Knossos’ta yükselen Minos[215]’un görkemli sarayı[216] Giritliler hakkında önemli bilgiler vermektedir.

Mısırlıların Girit ile yaptıkları ticari ilişkiler o kadar ilerlemiş ki, egemenlik ilişkisi çağrışımı bile yaptıracak düzeye ulaşmıştır. M.Ö. 1700’lerde Mısır’da yönetimi Doğu’dan gelen Hiksoslar ele geçirerek Babil’den Girit’e kadar büyük bir devlet kurmuşlardı. Hiksoslar, iktidarları döneminde Ege adaları ile, özellikle Girit’le önemli ticari alışverişler yapmışlar[217]. Ayrıca Hiksoslar döneminde Mısır’dan gelen istilacı güçler, Yunanistan’da Hiksos prenslikleri kurmuşlardı[218]. Samî kökenli oldukları iddia edilen Hiksoslar, Samî uygarlığını Mısır’a, Mısır Uygarlığı’nı da Yunanistan’a taşımışlardır[219].

Giritliler, toprakları tarıma elverişli olmadığından denizciliğe yönelmişler. Bu konuda önemli başarılar sağlayarak deniz seferleri ile Suriye, Mezopotamya ve Mısır’dan aldıkları malları uğrak yerlerinde ve Avrupa kıyılarında hammadde ile takas yapmışlar. Avrupa’dan aldıkları hammaddeler ile üretimleri olan zeytinyağını Doğu limanlarında satarak zengin tacir bir topluluk olmuşlar[220]. Bu nedenle, tarihin ilk deniz uygarlığını kuranların Giritliler olduğunu ileri sürülmüştür.

Zenginlikleri ile dikkat çeken Giritliler M.Ö.1450 dolaylarında Akhalıların saldırılarına uğramış ve yenilmişler. Akhalılar[221], Girit’te büyük ölçüde Mezopotamya Uygarlığı’nın izlerini taşıyan ve daha sonra da Eski Yunan Uygarlığı’nın da doğuşunu hazırlayan Mykene Uygarlığı’nı kurmuşlardır.

Girit’te Akhalıların güçlü olduğu bir dönemde (M.Ö. 1200’lerde) Mısır; Yunanistan, Ege Adaları, Anadolu, Suriye ve Libyalı kavimlerin işgaline uğramıştı[222]. Bu tür göçler ve işgaller şunu göstermektedir ki, ulaşımın çok zor olduğu çağlarda bile birbirine uzak topluluklar arasında bir iletişim ve etkileşim vardı ve uygarlıklar arası etkileşim kaçınılmaz bir şekilde devam etmekteydi. 

Mykene Uygarlığı yıkıntıları üzerine yükselen Eski Yunan Uygarlığı, aslında Ortadoğu’nun yaklaşık 3 bin yıllık uygarlık geleneğinin birikiminden yararlanılarak kurulmuştur[223]. Bununla beraber Eski Yunanlılar, Firavunların paralı askerleri[224] olarak ayak bastıkları Nil Vadisi’nde, zamanla ticari koloniler[225] de kurarak Mısır Uygarlığı’nı yakından tanımışlar ve önemli ölçüde etkilenmişlerdir[226].

Daha sonraları Giritlilerin yaptığı gibi İyonya ve Yunanlı tüccarlar da, Doğu’nun güvenli ortamından yararlanarak İran’a, Kudüs gibi Ortadoğu’nun önemli kentlerine ve önemli limanlarına ve Mısır’a uzun süre ticari seferler yapmışlar[227]. Ekonomik amaçlı bu seferler, zamanla siyasal, bilimsel, dini sonuçlar doğuran, yoğun gezilere dönüşmüştür[228]. Arkeologların açıklmaya çalıştıkları Rodos fıçılarının Elam’daki Sus, Mezopotamya’daki Erek ve Selevkeia, Kuzey Suriye, Karadeniz’in kuzey kıyıları ve Aşağı Tuna, Kartaca, İtalya ve Sicilya kadar uzaklara dağılmış olmaları, Yunanistan’dan yapılan yağ ve şarap ihracatının coğrafik aynı zamanda etkileşim sınırlarının da bir göstergesi olmalıdır[229].

Batı’yı Etkileyen Doğu

Fenikeliler

Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının, İyonya[230] ve Eski Yunan Uygarlığı’nı ve daha sonraları da Roma Uygarlığı’nı etkilediği bilinmektedir; ancak etkinin hangi kanallardan daha belirleyici olduğu ise tartışılan bir konudur.

Genel olarak Doğu’nun Batı’yı etkilemesi, öncelikle Doğulu tüccarların Batı seferleri ile, sonraları da Batılı tüccarların Doğu seferleri şeklinde olduğu söylenebilir. Gerçekte Doğu ile Batı, daha başka koşullarda da birçok kez buluşmuş; fakat hiçbir buluşma, ticaret kadar rasyonel ve bireyin alışkanlıklarını etkileyecek kadar pragmatik sonuçlar doğurmamıştır. Bu nedenle dış etkilerde, ticaretin yaptığı etkinin daha fazla önemsenmesi gerekir.

Gerçekte Mezopotamya[231], Mısır ve İbrani medeniyetlerini yakından tanıyan ve aslen Samî[232] olan Fenikelilerin, medeniyet taşıyıcılığını gözlerden kaçıramayız[233]. Suriye’nin deniz kıyısında dar bir şeritte yaşayan Fenikeliler, balıkçılık ve kayıkçılıkla sürdürdükleri ekonomik faaliyetlerini ticaretle geliştirmişler. Yabancı ülkelerden getirdikleri hammaddeleri işleyip kara ve deniz yolu ile başka ülkelere satmışlardır.

Fenike’de hep küçük kent devletleri kuruldu; hiçbir dönemde merkezi bir krallık olmadı. Küçük kentlerin her biri, uyguladıkları yasalar ile ayrı ve bağımsız bir devletti. Bu kentlerde az çok güçlü bir oligarşi egemenliği vardı. Oligarşiyi yaşatan “ihtiyarlar meclisi”, kentin zengin ve nüfuzlu aile reisleriyle gemi ve kervan armatörlerinden ve kent tapınağının büyük rahiplerinden oluşuyordu. Bu kişiler nüfuzlu, muhafazakar fikirli, dini geleneklere –insan kurban etmek dahil- son derece bağlıydılar. Rahiplerin etkili olduğu Sidon (Sayda) kent devlet konseyi 100 üyeden oluşmaktaydı.

Kenti bazen kral, bazen de konsey tarafından seçilmiş başkan yönetirdi. Bazı dönemlerde ise kentleri “yargıç krallar” yönetmiştir. Bağımsız olan bu kentlerin en önemlileri Biblos, Arados, Sidon ve Sur’dur. Zamanla ticaretle zenginleşen bu kentlerin serveti, komşu kentlerin hırsını kabarttığından hem bunlara karşı koyabilmek, hem de ticaretin güvenliğini sağlamak ve alanını genişletmek için –Mısır’ın egemenliğini kabul ettikleri dönemde bile- en kuvvetli Fenike kenti olan Sidon etrafında “gevşek yapılı bir merkezi birlik” oluşturmuşlardır. Birliğin faydalarını kavrayan kentler, Sidon yıkıldıktan sonra Tir kenti etrafında birleşmişlerdir[234].

M.Ö. 1600’larda uygarlık olarak gelişmişlerdi. Mısır kralı I. Totmozis bu bölgeye geldiğinde Fenikeliler, savaşı ticaret için zararlı bulmuş olacaklar ki, kendi istekleri ile vergi ödeme karşılığında barış yaparak ticaret yapma hakkı elde ettiler.

Fenikeliler, denizcilik bilgileri artınca M.Ö. 1600’lerde başlayan ve zamanla gelişen Kıbrıs, Rodos ve Ege’de, Hiksoslar döneminde de İsrailoğullarından yararlanarak Mısır’da bir çok ticari koloni kurdular. İsrail’e denizci ve zanaatkar kiralamışlar ve geçici bir süre için deniz filolarını imparatorluklara kira veya dostluk karşılığı verdiler. Medeniyet olarak oldukça etkili oldukları Yunanistan ve İyonya’da, Anadolu’da Klikya ve Karya’da, Karadeniz, Kafkaslar, Utica, Malta, Libya, Fas, Kartaca, İspanya ve Sardinya Adası’nda ticari koloniler kurdular. Atinalılar ve Knososlular ile ilişkilerini geliştirdiler. Pithekusia ve Sicilya’da Yunanlılar ile sıkı ticari rekabetlere giriştiler. İspanya’da 300 civarında ticari iskele kurarak oradan İngiltere ve Kuzey Denizi’ne kadar gittiler. Kuzey Afrika’da Samiler, Berberiler ve Libyalılar ile ortaklıklar kurdular. Afrika kıtasını gemiyle üç yılda dolaştılar.

Ebi Baal’in oğlu olan Hiram I (M.Ö.969-935), Davut(AS) ve oğlu Süleyman(AS) zamanında yaşadı. Sömürgelerden gelen vergilerle olağanüstü zenginleşen Hiram I yaptırdığı binalar, açtırdığı kanallar, dolgular, limanlar, onarttığı ve yenisini inşa ettirdiği tapınaklar ile Fenikelilerin Tir ve Sidon kentlerini güzelleştirdi. Davud(AS), Kudüs’teki sarayını inşa etmek üzere Hiram I’den ustalar, mimarlar istedi. İbranî kaynakları Hiram I zamanında Sur’da, mimar, duvarcı, marangoz, taşçı ve dökmeci gibi meslek sahiplerinin maharetlerini uzun uzun över[235].

Davut(AS)’tan sonra oğlu Süleyman(AS) da, sarayının ve Kudüs mabedinin yapılması işini, Fenike kenti olan Tir’den getirdiği mimarlara ve ustalara verdi. Tevrat’ta “Ben Tanrı adına bir tapınak yapmak niyetindeyim. Şimdi benim için Lübnan’dan erz ağaçlarının kesilmesini emret. Kullarım senin kullarınla beraber bulunsunlar ve bana söyleyeceğine göre kullarının ücretini tamamıyla sana veririm; çünkü ağaç kesmek için Saydalılar gibi bilgili bir adamın aramızda bulunmadığını bilirsin[236]”. “Mabedin 20 yıl süren yapımı esnasında Sur meliki Hiram, Süleyman’a istediği kadar erz ağaçları ve çam ağaçları ve altın vermiş olduğundan Süleyman da Hiram’a (180.000 kilo buğday ile 4580 litre zeytinyağı dışında) Celile diyarında yirmi şehir verdi. Hiram, Süleyman’ın kendisine vermiş olduğu şehirleri görmeye gitti. Onlar hoşuna gitmedi. ‘Birader, nedir bu bana verdiğin şehirler’ diyerek onlara makbule geçmeyen diyarı isimlendirdi ki, bugüne kadar bu isimle anıldı. Ve Hiram (süslemede kullanılması için) Süleyman Melike 120 talan altın gönderdi[237].”

Fenikeliler Mısır’a, Mezopotamya’ya, Süleyman Mabedi’nin yapımı için Kudüs’e ve birçok yere sedir kerestesi sattılar. Kartaca gibi birçok yere tarımı, kara sabanı ve iki tekerlekli arabayı kullanmayı öğrettiler. Kolonilerinde çok sayıda kırmızı boya ve cam fabrikası kurup işlettiler. Geliştirdikleri yeni tekniklerle o dönemin en güçlü donanmasını meydana getirdiler. Kırmızı boya, cam, boncuk, hurma, susam yağı, şarap, bakır, gümüş, demir, altın, tunç, elmas, mermer, çinko, kumaş, baharat, at, eşek, keten, pamuk, esir… ticareti yaptılar. Avrupa’ya merkep, nar, defne ve zeytin ağacı satarken aynı zamanda büyük bir medeniyeti tanıttılar. 

Deniz ticareti ile ulaşamadıkları yerlere kara ticaret yolları ve kervanları ile ulaştılar. Yemen’den Fenike’ye kadar bir kara ticaret yolunu Araplara kurdurdular. Basra yolu ile Hint mallarına ulaştılar ve onları alıp başka topluluklara sattılar[238].

Fenikeliler hem Mısır, hem de Sümer-Akad tecrübelerinden yararlandılar. Mezopotamya ve Nil tekniklerini benimseyip bu iki uygarlık merkezinin ürünlerini kopya ettiler. Fenike kentleri Mısır, Atina, Güney Akdeniz, Kuzey Afrika gibi, ulaşabildikleri her yere etkileyici örnekler sundular[239]. Böylece Fenikeliler Minos ve Ege medeniyetleri ile Mısır ve Sümer medeniyetleri arasında aracılık rolünü başarı ile yaptılar. Mısırlılara Akdeniz ve Sümer, Egelilere de Sümer ve Mısır kültür ve sanatlarını tanıttılar[240].

Kenanlıların dinlerine inanan Fenikeliler, gittikleri yerlere ve kolonilerine malları ile beraber uygarlıklarını ve özellikle dinlerini de tanıttılar. Fenike dili Kenan ve İbrani diline benziyordu. Alfabelerini Yunanlılara öğreterek[241] tarihin en önemli gelişmelerinden birine öncülük yaptılar. Yunanlıların her şeyi denebilecek olan alfabelerinin bile Fenikelilere ait olduğu düşünülürse, Yunan Uygarlığı üzerindeki genelde Doğu, özelde ise Fenike etkisi hiçbir şekilde gözardı edilemez[242].

Eski Yunan’da Kentleri Doğuran Gelişmeler

Aristoteles, Politika adlı kitabının III. ve IV. bölümlerinde tıpkı Mezopotamya’da geniş ailelerin (şurra’ların) bir araya gelerek a’şiretleri, a’şiretlerin kabileleri, kabilelerin şa’bları, şa’bların da bir araya gelerek kavmi – ulus devletleri doğurduğu gibi; kent devleti (polis)nin efendi, efendinin karısı, bağımlı çocukları, çocuklarının eşleri, öteki akrabaları, köleleri ve yarı köle statüsündeki kimseleri ve onların eşlerinden oluşan korporatif ev halkları olan ve en küçük özerk birim dediği “oikia”lardan kurulmuş bir birim olduğunu ileri sürer[243]. Gerçekte kent, ev halkı (oikia) reisleri olan kentliler tarafından yönetilen, kendine yeterli, özerk bir birimdir.

Yunanistan’da yaşayan küçük topluluklar ticari ilişkiler sırasında birbirlerini yakından tanımışlar ve aralarında “dini ve siyasi birlikler” kurarak kent devleti büyüklüğüne ulaşmışlar. Gerçekte ticaretle beraber birbirine çok yakın olan ve ortak bir dili kullanmaları ve birtakım ortak töreler ve geleneklere sahip olmaları Yunanlıları birbirlerine yaklaştırmıştır. Çok daha önemlisi, Yunanlıların geleneksel teşkilat yapılarını koruyarak büyümüş olmalarıdır.

Geleneksel Yunan ailesi patriyarkaldir, yani erkek, kaçırarak ya da satın alarak evlendiği kadını ve ondan doğan çocuklarını egemenliği altında bulundururdu. Bir atadan çıkmış ve zamanla türlü kollara ayrılmış olan aileler, bir “genos” yani bir “sülale”yi meydana getirmiştir. Çeşitli genoslar kendilerini korumak ve kan davalarını gütmek için birleşmek ihtiyacını duymuşlar. Bunun için de “fratriai” adını taşıyan “kardeş birlikleri” ve kan bakımından kabîle birliğini temsil eden “file”ler kurmuşlar. Zaman zaman birkaç “file”, bazen da “genos”lar bir araya gelerek önemli roller oynamışlardır.

Yunanistan’da da kabîleler, eli silah tutan özgür erkekler tarafından temsil edilirdi. Özgür erkekler belirli zamanlarda toplanır ve kabîleyi ilgilendiren konularda tartışarak kararlar alırlardı. Prensip olarak birbirine eşit olan kabîle erkekleri, bir savaş durumunda komutayı “basilevs – asker kral” denen bir tek kişiye verirlerdi. “Basilevs”, Eski Yunan’ın özgürlüklerine düşkün geleneksel kabîleleri tarafından belirli bir işi yapması için seçilen bir memurdu.

Aslında 8. yüzyıla kadar, örneğin Atina kralı, geniş yetkileri olan ve ihtiyarlarmeclisi ile kenti ve himayesindeki kentçikleri yöneten biriydi. M.Ö. 8. yüzyılda aristokrasinin güçlenmesi ile irsi krallık yerini, Medontid[244]’ler ailesi arasından ama aristokratlar meclisi tarafından seçilen kişilere bıraktı. İlk zamanlar 10 yıllığına seçilen krallar, bir süre sonra bir yıllığına seçilir oldu[245].

Asker kral, seferde orduyu sevk ve idare ederdi. Barışta ise sadece idari işlere bakardı. Gerektiğinde kabîle “ihtiyarları”na danışırdı. Eli silah tutan erkeklerin toplantılarında gündeme gelmeyen sorunları çözer, kendine sunulan anlaşmazlık ve türlü adli işler hakkında hükümler verirdi[246].

Eski Yunan’ın Orta Çağı’nda da, benzer siyasal ve toplumsal yapı varlığını sürdürmüştür. Kabîleler bir kral etrafında birlik meydana getirerek yaşamlarını güvence altına almaya çalıştılar. Göçlerin ilk döneminde küçük kabîleler halinde hareket eden Yunanlılar, genellikle M.Ö. 5. yüzyıla kadar köy hayatı sürdürdüler. Tehlike anlarında ise birleşerek kitleler halinde savaşlara katıldılar.

Akhalılar tarafından Girit’e, oradan da Yunanistan’a yayılan Mezopotamya Uygarlığı, daha geniş anlamda Ortadoğu kültürü, Dorlar[247] döneminde medeniyeti yaratan yapıya dönüşerek kurumsallaştı.

Eski Yunan Uygarlığı yeni bir yapıya dönüşürken

-Halk sınıflara ayrılmış,

-Kent devletleri kurulmuş ve

-Krallar ile aristokratlar arasındaki mücadeleyi aristokratlar kazanmıştır.

Bu belirleyici ve dönüştürücü gelişme aynı zamanda Eski Yunan Uygarlığı’nın kısa bir tanımı olarak da görülebilir.

Aristokrasinin ve Sınıfların Oluşması

Önceleri kamunun malı olan fethedilmiş topraklar, zamanla savaşlarda önemli başarılar gösteren kişilere verilmiş ve böylece özel mülkiyet kavramı ve ona bağlı hukuk, sosyal ilişkiler ve rekabetler ortaya çıkmış, bir süre sonra da özel mülkünü iyi değerlendirenler ile değerlendiremeyenlerin mücadelesi başlamıştır. Tefeci borçları ile mülkünü kaybedenler, toprak aristokratlarının himayesine sığınmış ve bu gelişmeler Yunanistan’da sınıflı bir toplumun oluşmasına neden olmuştur. Kabîle mülkiyeti (kleros)nin özel mülke aktarılması aynı zamanda kabîle merkezli toplumsal örgüt yapısını da bozmuştur. “Anlaşmaya” ve “kan bağına” dayalı toplumsal yapının yerini “servet” ilişkileri belirlemeye başlamıştır[248].

Genelde Mezopotamya’da görülen “anlaşmaya” bağlı toplumsal örgütlenme, bir başka açıdan da İbrani Uygarlığı’nda görüldüğü gibi “anlaşma” ve “kana” dayalı toplumsal örgütlenmenin bir benzeri, Eski Yunanlılar arasında “kan” bağı temeline dayalı bir şekilde sürdürülmekteydi. Fakat, özel mülkiyetin tekelleşmeye doğru bir eğilim göstermesi Yunanlıların klasik ekonomik ve sosyal yapılarını temelden sarsmış ve “servet”in, “belirleyici” ve “düzenleyici” etkisi farklı bir uygarlığı kaçınılmaz kılmıştır.

Vatandaşlarına birçok nimetler sunan Yunan endüstrisi, kentlere yiyecek kaynakları ve gerçek bir zenginlik getirdi. Fakat köylerden gelen nüfusa iyi imkanlar sunamadı. Kentler zenginleştikçe servetlerini kölelere yatırdılar ve zanaatlar dahil her işlerini kölelerine yaptırdılar. M.Ö. V. yüzyılda Atinalı zenginler, kölelerin ürettiklerini bol bol harcayan birer kapitalisttiler. Bu dönemde örneğin Atinalı yurttaşların sayısı 115.000 iken kölelerin sayısı ise 365.000 idi. Bununla beraber kölelerin yaptığı işleri yapan, yani köle gibi gümüş maden ocaklarında, oymacılıkta, seramik üretimi gibi iş kollarında çalışan çok sayıda özgür vatandaş da vardı. Atinalı zenginler, bir süre sonra endüstri üretiminden elde ettikleri servetlerini, endüstrinin geliştirilmesi yerine daha kârlı olan faizle borç verme gibi tefeciliğe aktardılar.

Ticaret ve endüstri kentlerinde toprak aristokrasisi, gerektiğinde kuvvete de başvurarak, iktidarını yeni bir zenginler sınıfı (plütokrasi) ile paylaşmaya zorlandı. Ticaret, tefecilik ve endüstri ile sağlanan gelirler, topraktan sağlanan gelirden daha az değildi. Önce İonia’da, sonra da Yunanistan’da tüccar sınıfı toprak aristokrasisinin ayrıcalıklarına başarıyla karşı çıktı ve amacına ulaştı. Sonunda yönetime gelmek, kurul üyesi olmak ve mecliste oy kullanabilmek için belli bir miktar “toprak”a sahip olmak gerekirken buna “servet – para”yı da ekleterek yönetimde etkili oldu.

Öte yandan imalatçılar ciddi sorunlar yaşamaktaydı. Çünkü imalatçılar üretimlerini Akdeniz’de pazarlara mal satan tüccarların insafına teslim etmişti. Tüccarlara gelince, onlar kısa süre sonra tıpkı üreticiler gibi faizcilere borçlanmak zorunda kaldılar. Bu gelişmeler Yunan endüstrisi aleyhine; ancak köle tacirleri ve tefeciler lehine bir gelişme ile sonuçlandı. Bu da kaçınılmaz olarak sınıflaşmaya, çatışma ve isyanlara neden oldu[249].

Borçların yarattığı toprak aristokrasisi ile tefeci ve tüccar sınıfın sahip olduğu imtiyazlar, doğal olarak imtiyazlı sınıflar yarattı. Bu sınıfın karşısında ise, çaresiz ve her an borçları yüzünden köle olup yabancı ülkelere satılma korkusu içinde yaşayan özgür halk ile sürü halinde alınıp satılan, ağır koşullarda çalıştırılan köleler yer aldı.

Oysa Mezopotamya kaynaklı şerîa’t, Yunanlılar tarafından benimsenseydi toplumu yönetme yetkisi savaşan komutanların ve askerlerin elinde kalacaktı. Tefecilik ve kölecilik servet edinme aracı olamayacak, tüccarlar ve toprak sahipleri ise kendi işleri ile uğraşır olacaklardır. Sözü edilmeyen ama Mezopotamya’da var olan kuvvetler ayrılığı, toplumda herhangi bir sınıfın oluşmasına ve tekelleşmesine imkan vermeyecekti. Bilindiği gibi gelişmeler kuvvetler ayrılığı şeklinde olmadı, tam tersine Yunanistan’da ekonomik, sosyal, siyasal ve dini yapının karakterini belirleyen ve “servet”in çıkarlarını koruyan kuvvetler birliği oldu.

Yunanistan’da zamanla paralı ekonomiye[250] geçildi ve mal ve köle tacirleri, sanayici ve tefeciler oldukça zenginleştiler. Büyük toprak sahipleri, tüccarlar ve sanayiciler yanında, küçük toprak sahipleri de vardı. Bunların önemli bir kısmı, zenginler tarafından yüksek faizle borçlandırıldı, sonra da borçlarını ödeyemeyenler dış ülkelere köle olarak satıldı. M.Ö. 600 yıllarında bu ekonomik yapı, hemen hemen Yunan köylülerinin tamamını topraksızlaştırdı ve tüm Attika toprakları birkaç zenginin eline geçti. Bunun sonunda bir çok ayaklanma olmuş ve sonunda Solon (M.Ö. 594/593), sınıflar arası uzlaştırıcı olarak sahneye çıkmıştır. 

Her asil aile, atası olan bir kahramanı veya bir Tanrıyı kutsamıştır. Kral da bu aristokrat ailelerden biridir. Aristokratların çiftliklerindeki tarım ve hayvancılık işleri, büyük halk kalabalıkları ve köleler tarafından yapılmış, onlar ise muhkem kaleler içindeki saraylarda kralla birlikte yaşamışlardır. Savaş zamanında kalabalık adamlarıyla birlikte krala eşlik etmişler, bazen de kendi adlarına savaş, korsanlık ve eşkıyalık yaparak servetlerini artırmaya çalışmışlardır.

Aristokratlar barış zamanlarında ise genellikle ava çıkmış, aralarında toplantılar yaparak, içki meclisleri  ve spor yarışmaları organize etmişler. Müzik ve şiire düşkün olan bu kişiler, dini bayramlarda bir araya gelerek kurbanlar kesmişlerdir[251].

Kent Devletlerinin Kurulması

Göçlerden sonraki ilk yüzyıllarda Yunanlılar her ilkel kavim gibi açık köylerde, göçebelik döneminde olduğu gibi kabîle sistemi içinde yaşamışlardır. Akaların etkisinde kalınarak kentleşmeye başladıkları tahmin edilse de, eldeki bulgular en azından şunları kanıtlamaktadır:

Birbirine yakın köyler bir araya gelerek sur içinde ilk kentleri kurmuşlar[252]. M.Ö. 5. yüzyılda beş köyün birleşmesi ile Mantineia’nın meydana geldiği biliniyor. Bazı kentler ise birbirinden uzak köylerin halkının bir yere yerleşmesi ile kurulmuştur. M.Ö. 317’de Tebaili komutan Epameinondas’ın buyruğu ile 48 Arkadya köyü bir araya gelerek Megapolis’i kurmuştur.

Bu kentler dışa karşı tamamen bağımsız, kendi kanunlarını yapma ve uygulama haklarına sahip, mümkün olduğu kadar kendi kendine yetebilen, etrafı surlarla çevrili, merkezinde devlet ocağı, tapınaklar, resmi daireler ve pazar meydanları olan devletlerdi. 

Kentlerde yaşayanların bir kısmı siyasal hakları olan özgür yurttaşlar, bir kısmı siyasal hakları olmayan özgür insanlar, bir kısmı toprağa bağlı her türlü haklardan yoksun köylüler, bir kısmı da efendisinin malı olan kölelerdi[253].

Değerlendirme:

Yunanlılar, kabîlelerin asker olan erkeklerinin katılımı ile oluşturdukları geleneksel yönetim sistemini terk ederek cumhuriyeti ve demokrasiyi oluşturan sınıflı bir toplumu benimsediler. Bu değişimi belirleyen temel faktör ekonomiydi.

Önce kamuya ait topraklar özel mülke aktarılmış, kısa bir süre sonra da özel toprak sahipleri arasındaki rekabet, az toprak sahibi ile çok toprak sahibi ikilemini doğurmuştur. Zengin toprak sahipleri, az toprağı olan özgür halkı borçlandırarak önce topraklarını, sonra da özgürlüklerini satın almıştır. Böylece az sayıdaki toprak zengini ile ticaret zengini, Yunan toplumunu çıkarları doğrultusunda dönüştürmüşlerdir. Bu gelişme önü alınamaz bir hal almış ve daha önce de vurguladığımız gibi Yunan Uygarlığı’nı belirleyen en etkili faktör olmuştur.

Yunanlılar bundan kurtulmak için hemen her yolu denemiştir. Öyle ki, yoksullaşmış fakat özgür Yunanlılar, demokrasi mücadelesine borçlarından dolayı köle olmak istemedikleri için katılmışlardır. Zaferleri ile sonuçlanan demokrasi bile ne yazık ki “sınıflı demokrasi” olmaktan öteye geçememiştir.

Yunan kentlerinde, dinin törensel bir anlam taşıdığı; buyruklarının ve ahlaki değerlerinin etkisiz olduğu… bilinmektedir. İnsanüstü özelliklerle donatılmış ama kavgaları, zaferleri, sevgileri, nefretleri, bağışlamaları, cesaretleri… ile Tanrılar, sonunda birer insandır. Oysa Eski Yunanlılar İbraniler gibi Ortadoğu dinleri ile ekonomik ve sosyal ilişkiler içindeydi. Fakat, İbranilerin inançlarını benimseme konusunda bir çaba göstermediler. Aksine, sınıflı ve köleci yapısını benimsedikleri firavunların yönettiği Mısır’ın dini inançlarını tercih ettiler[254].

Her şeye rağmen etkisiz gibi görünen din faktörü, Yunan kentleri arasındaki en önemli dayanışma nedenidir. Birçok kent yabancı kavimlerin saldırılarına karşı korunmak için zaman zaman bir araya gelerek ünlü bir tapınak etrafında “amfiktiyoni” adını taşıyan “dini birlikler” kurmuşlardır. “Dini birliğe” katılmanın önemli bir nedeni de kentler arası çatışmayı önleyici olmasıydı. Dini birliğe katılan kentler, aralarındaki çatışmalara ve anlaşmazlıklara son vermek zorundaydılar; çünkü anlaşamayan kentler birliğe alınmıyordu[255].

 
 
Aristokrasinin Siyasal Etkinliği

Çoğu tarım ve hayvancılık zengini olan aristokratlar çiftliklerini çalışanlara bırakıp kent merkezine ve saraya yerleşerek krala ait yetkileri bir bir ele geçirdiler. Kabîle reislerinin oluşturduğu ihtiyarlar meclisi, hukuk koruyuculuğu, denetçilik ve düzen sağlayıcılığı gibi yüksek görevler aristokratlar arasında paylaşıldı. Krallığı iyice etkisizleştirerek yalnız din işleri ile ilgilenir hale getirdiler. Bir süre sonra da, Sparta[256] hariç M.Ö. 9. yüzyıldan M.Ö. 6. yüzyıla kadar krallıkları birbiri ardınca ortadan kaldırdılar.  

M.Ö. 7. yüzyılda para ekonomisi ve köleciliğin gelişmesi ile tefeci, tüccar, sanayici, gemici, küçük zanaatçı ve işçilerden oluşan yeni bir sınıf doğdu. Aristokratlar ile köylüler arasında yer alan bu sınıf, köylülerle işbirliği yaparak aristokratların ekonomik ve siyasi üstünlüklerini sarstı. Sınıf mücadelesinin yoğunlaşması sonunda isyanlar çıktı ve sonunda o zamana kadar hukuku tanımlama yetkisini elinde bulunduran aristokratlar, bu yetkilerini bazen Solon gibi liderlere, bazen de seçilmiş komisyonlara bırakmak zorunda kaldılar. Halk, hukukun yazıya geçirilmesi için verdiği mücadeleyi sonunda kazandı ve ünlü 12 levhalık Gortin Kanunu M.Ö. 480 – 460 yıllarında yazıya geçirildi.

Hukukun yazıya geçirilmesi Yunanlılar için yeni bir gelişmeydi. Oysa, Sümerlilerden beri birçok Doğulu kavim, bunu çok önceleri başarı ile uygulamıştı ve hukukun yazıya geçirilmesi geleneği kökleşmişti. Bundan dolayıdır ki, Yunanlı birçok hukukçu(Kharondas, Pittakos, Drakon, Solon…) gibi Zalevkos da, İbrani kanunlarında yer alan, daha doğrusu Tevrat’ta geçen “göze göz, dişe diş, cana can…”, zina, yaralama, tazminat gibi bir çok prensibi aynen benimsemiştir[257]. Ayrıca Spartalı yasa koyucu Lykourgos Doğu’yu ve Mısır’ı ziyaret ederek buradaki kurumları incelemiştir[258].

Değerlendirme:

Yunanlı toprak sahipleri ve tüccarlar geleneksel yapıları ile Eski Mısır Uygarlığı’na daha yakındılar. Çünkü Eski Yunanistan da, Mısır gibi çatışan taraflara ayrılmıştı[259]. Doğal olarak toprak sahipleri ve tüccarlar, egemen oldukları sınıfsal yapıyı değiştirmek istemiyorlardı. Bu nedenle Yunanlı tüccar ve toprak sahipleri, Orta Doğu liman kentlerinde gördükleri her yeniliği, kendi sınıfsal çıkarlarına uygun bir şekilde yorumlayarak benimsiyorlardı.

Mısır Uygarlık geleneğinde kuvvetin egemenliği vardı. Güçlü olan kurallarını koyuyordu. İbrani Uygarlık[260] geleneğinde olduğu gibi, kuvveti sınırlayan bir hukuk geleneği yoktu. Mısır Uygarlık geleneğini benimseyen Yunanlı toprak zenginleri, İbrani şerîa’t düzenini, Mısırlıların kuvvet anlayışı ile sentezlediler. Böylece ortaya ilginç bir tablo çıktı: Bir “sınıf demokrasisi” denebilecek aristokratik yönetim modelini kurdular. Hukukun yerini sınıf çıkarları aldı. Aristokratik yönetim modeli ile imtiyazlı ve ayrıcalıklı sınıflar, egemenliklerini iyice pekiştirdiler. Eski Yunan sitelerinde halklar, çoğulculuk – şerîa’t yerine, sadece geniş toprak sahipleri ve menkul servet zenginlerinin söz sahibi olduğu aristokrasi ile yönetildiler.

22- Demokrat İnsan

DEMOKRASİ Aşaması

Demokrasi sözcüğü Yunancadır. Bu kavramla tanımlanan sistemin ilk olarak Yunanlılar arasında geliştiği ve M.Ö. 6. ve 4. yüzyıllar arasında belirgin biçimiyle Atina Sitesi’nde uygulandığı ve olgunlaştığı sanılmaktadır[261]. Oysa Atina’dan önce, demokrasiyi daha gelişmiş ve yaygın bir şekilde uygulayan topluluklar olmuştur. Çünkü siyasal açıdan tümüyle yeni olan hiçbir şey bir anda ve bir yerde ortaya çıkamazdı; ancak nedense Atina öncesinde demokrasi mücadelesi veren ve bunu uygulayan halklar ve devletler hakkında fazla bir bilgiye sahip olunmadığı ileri sürülmektedir[262]. Fakat şu kadarı bilinmelidir ki, Eski Yunan’da demokrasiyi savunan ilk kişi Anadolu’dan gelen Yunanlı yazarın kitabında diyaloglara katılan bir İranlıdır. Demokrasiyi ilk seslendiren kişinin İranlı oluşu ve bu diyalogları kitabına alan kişinin de Anadolulu bir Yunanlı oluşu, doğal olarak bazı soruları gündeme getirmektedir. Çünkü bu metin, demokrasinin sözcük olarak vatanının Yunanistan olmadığını göstermektedir. En azından eldeki yazılı Yunanca kaynaklar içerisinde en kolay ulaşılanına göre bile demokrasinin Yunanistan’da doğmadığı kanıtlanmaktadır.

Yukarıdaki bölümlerde sunmaya çalıştığımız özet açıklamalarda ve hiçbir şekilde gözardı edilemeyen ve gizlenemeyen birçok bilimsel kaynakta, demokrasinin kaynağının Mezopotamya olduğu açıktır. Genel olarak kimi Medeniyetler Tarihi, özel olarak da Siyasal Tarih kaynaklarında, -sanki sosyal ve siyasal bir politikanın önemli bir parçasıymış gibi- birçok gerçekle beraber bu gerçek de gizlenmektedir.

Doğu toplumları, içine düştükleri çıkmazdan nasıl kurtulacaklarını aralarında fısıldaşadursunlar, Batı’nın mağrur araştırmacıları, insanlık tarihini geçmişte de kendilerinin inşa ettiklerini kanıtlamak için çabalarını artırarak sürdürmekteler; ama ulaştıkları her belge onları şaşırtmaktadır. Belgeler hiç de Batı’nın mağrur duygularını okşayıcı nitelikte değildir; daha da önemlisi, insanlığın geçmişindeki övünç sayfalarında Batılıların izlerine rastlanmamaktadır.

Araştırmaların mağrur Batılılara sunduğu sürpriz bulgular, tarihi eski çağlardan beri inşa edenlerin hiç de kendileri olmadığını göstermiştir.

İkinci önemli faktör de, İsrailoğullarının Tevrat’ı ve kendi tarihlerini anlamaya dönük çabaları sonucu elde edilen bulgulardır. İster Batılı mağrur duygunun dürtüsü olsun, isterse İsrailoğulları’nın kendi tarihini ve Tevrat’ı anlama çabası olsun, en azından bu iki çaba bile, birçok soruya açıklık getirecek nitelikte önemli bilgilere ulaşmamıza yardımcı olmuştur. Bu çabaların takdiri ise, her türlü tartışmanın ötesinde, hakşinaslık adına bir borçtur.

Anadolu kökenli bir Yunanlı yazarın kitabında demokrasiyi savunan İranlının, demokrasi anlayışı;

  • Çoğunluk yönetimi,
  • Yasalar karşısında eşitlik,
  • Kamu görevlerinin kura ile dağıtılması,
  • Yöneticilerin tam sorumlu olması ve
  • Kararların ortak alınması… gibi ilkelere dayanmaktadır[263].

Eski Yunan’da demokrasinin teorik olarak ilk savunucusu bir İranlı olsa da, ilk uygulayıcı Solon[264] (M.Ö.640 – 558)’dur. Solon, yeni bir sosyal düzen ortaya koyarak tüm yurttaşları asilliklerine göre değil; mal, mülk, ve gelirlerine göre dört sınıfa ayırmıştır. İnsanlara, bu sınıflardan birine mensubiyetine göre siyasal haklar ve askeri ödevler yüklemiştir. Demokrasiyi yerleştirmeye çalıştığı ünlü Solon Yasalarına göre ise;

  • Hiç kimse, bir borca karşılık teminat olarak kendisini rehin gösteremez,
  • İsteyen herkes haksızlığa uğramış kimsenin yardımına koşabilir ve
  • Haksızlığa uğrayan mahkemeye başvurabilir[265]

Atina’da Solon, demokrasiye doğru atılımlar yaparken birçok çiftçi, ağır borçlar altında her şeyleri olan topraklarını kaybetmek, serbest köylüler ise serf olma tehlikesi ile karşı karşıydılar. Solon, bu gidişi durdurdu. Borçları temizledi ve toprak üzerindeki ipotekleri kaldırdı. Sonra para reformu, dış ticaretin özendirilmesi ve yeni bir anayasa ile daha ileri bir demokrasi yönünde atılacak başka adımların yolunu açtı[266]. Solon ayrıca, eski “halk meclisi” yanında bir de Attika’daki dört kabîledenyüzer kişinin katılımı ile oluşan “dörtyüzler meclisi”ni kurdu.

Demokrasinin Gelişmesi ve Yerleşmesi

Kleisthenes’in Reformları

Eski Yunan’da demokrasi için önemli adımların bir kısmı da Kleisthenes (M.Ö.508/507) zamanında atıldı. Kleisthenes demokrasi için yeni bir toplumsal örgüt kurdu. Mücadeleye tiran İsagoras’ı devirmekle başladı sonra da Atina’da önemli reformlar yaptı. İlk önce Atina halkını 10 yeni “file”ye böldü. Önceleri file, kabîlelerin bir araya gelerek oluşturdukları kabîleler üstü bir siyasi birlikti; fakat, geleneksel örgütlenme yapısını değiştiren Kleisthenes, bu kez “file”leri kabîleler birliği yerine, coğrafi esaslara göre kurdu. Tüm Attika’yı tüccar ve sanayicilerin yaşadığı şehir, gemi inşaatçılarının ve balıkçılarının yaşadığı kıyı ve küçük toprak sahibi köylülerin yaşadığı iç bölge olmak üzere 3 birime, her birimi de 10 “trittis”e ayırdı. Böylece 30 “trittis” kuruldu. Biri şehir, biri kıyı ve biri de iç bölgeden olmak üzere kura çekme ile üçlü fileler oluşturuldu. Önceleri kabîlelerin bir araya gelerek oluşturdukları fileler yeni yöntemle yukarıdan aşağıya doğru yeniden yapılandırıldı.

Her file bir piyade alayı ve bir süvari tümeni çıkardı ve bunları kendi seçtikleri zengin bir “stragetos”un komutasına verdiler. Bir fileyi kurayla oluşturan trittislerin, birbirlerine komşu olmaları da engellendi. Böylece Kleisthenes, her bir fileyi, üç değişik sınıftan ve birbirine komşu olmayan trittislerden meydana getirerek, iç çatışmaları önlemeye ve siyasal birliği kuvvetlendirmeye çalıştı.

Kentleri, kasaba ve köyleri de “demos”lara böldü. Örneğin Atina’yı önce 100 demosa sonradan da 174 demosa böldü. Demoslar mahalli işlere bakmakla yetkilendirildi. Komün benzeri olan demosların başkanları seçimle göreve geliyordu. Yurttaşlık hakları demos üyesi olmalarına bağlı olduğundan insanlar soyadı olarak demos adını alırlardı.

Kleisthenes, önemli bir yenilik daha yaparak halkı seçtikleri vekiller aracılığı ile yönetmeye başladı. Demoslar nüfuslarına göre gösterdikleri adaylardan seçilen 500 üyeli bir meclis oluşturdu. Bu meclis yasama yapamazdı; sadece, yürütme yetkisi vardı. 500 kişilik meclisi de 10 encümen(pritaneia)e ayırdı. Yılı 10’a bölerek 10 encümen sırayla 36’şar gün işleri yürüttüler. Epistates denen encümen başkanları her gün değişirdi. Yasama ise yine “halk meclisi – ekklesia” tarafından yapılırdı.

Solon ve Kleisthenes, demokrasinin uygulanması için çok çaba gösterdiler. Fakat bu kadar çaba sanki toprak zenginleri arasına menkul servet zenginlerinin eklenmesi için gösterilmiş gibi sonunda servetin belirleyiciliği demokrasi ile de teyid edilmiştir. Halkın toprak sahiplerine olan borçları affedilirken, büyük tüccarların ve tefecilerin borçları korunmuş, yönetme hakkı, ülkeleri için ölmeyi göze alan askerler yerine zenginlere verilmiştir. Denebilir ki, Yunan halkları bütün eşitlik ve adalet çabalarına rağmen bir iyileştirme olan demokratik devrimlerle bile servet ve gelire göre oluşan sosyal ve siyasal yapıyı değiştirememiştir.

Mali işlere bakan “kolokret”ler ve piyade alaylarına kumanda eden “strategos”lar varlıklılar sınıfından seçilirdi. Üyeleri “beşyüzler meclisi”nden seçilen jürili “halk mahkemesi – helieia” az bir değişiklikle bu dönemde de varlığını sürdürdü. Kleisthenes’in reformları sayesinde Atina’da oturan yabancılar hariç, her yurttaş doğrudan yönetime katılma hakkı elde etti[267]. Fakat halk meclisi oturumlarına işlerin yoğunluğu gibi nedenlerden dolayı örneğin Atina’da genellikle 2.000 ile 3.000 kişi katılabiliyordu, 5.000’i bulduğu ise pek azdı[268]. Öyle ki, Atina demokrasisi doruğunda olduğu dönemde bile demos, Atina’nın yetişkin nüfusunun küçük bir azınlığından daha fazlası olamadı[269].

Solon ve Kleisthenes’ten sonra demokrasinin, daha çok yoksul çoğunluğun zengin azınlık üzerinde baskı oluşturma mücadelesi şeklinde geçtiği söylenebilir. Bu nedenle Platon ve Aristo, Atina demokrasisini büyük ölçüde ekonomik bir olay olarak değerlendirmiş ve Atina siyasetini öz bir biçimde, “yoksul çoğunluğun zengin azınlık üzerindeki egemenliği” olarak tanımlamışlardır[270].

Atina’da donanmanın örgütleniş biçimi, onu demokrasinin hem siyasal, hem de askeri koruyucusu konumuna getirdi. Savaş gemilerinde kürek çekenler, zincirlere bağlı köleler değildi, alt gelir gruplarından gelen özgür yurttaşlardı. Bunlar Kleisthenes’in reformları sayesinde Mezopotamya sitelerinde olduğu gibi Meclis’e katılıp oy kullanabilir duruma geldiler[271]. Kleisthenes’un, bir bakıma “anlaşmalı” bir toplum düzeni kurduğu söylenebilir. Geniş ailelerin demosları, demosların da köy ve  kasabaları oluşturması, demos başkanlarının seçimle göreve gelmesi ve yine 500’ler meclisine demosların seçilmiş temsilcilerinin katılması… Geleneksel kabîleler birliğini dağıtsa da toplulukları coğrafya temelli 3 bölgeye, her bölgeyi 10 trittise ayırması, meydana gelen 30 trittisi kurayla üçlü fileler birliği şeklinde yeniden örgütlemesi… Yunan toplumunun şerîa’t geleneğine yaklaşma çabası olarak görülse bile sonuç öyle olmamıştır. Mezopotamya’da şerîa’tın geliştiği toplumların geleneksel örgütsel yapısı, hiçbir tahribata uğratılmadan geniş aile, a’şîret, kabîle, şa’b ve kavim şeklinde olurken; Eski Yunan toplumunun geleneksel örgütsel yapısı önceleri oikia(geniş aile), demos(a’şîret), trittis(kabîle), file(şa’b) iken bu yapı ters çevrilmiş ve kan bağı dayanışması da engellenerek file, trittis, demos ve oikia şeklinde yapay olarak düzenlenmiştir. Bu da sadece üst sınıfı oluşturan zenginleri halkın şerrinden korumak için yapılmıştır. Mali işlere bakan “kolokret”ler ile piyade alaylarına kumanda eden “strategos”ların varlıklılar sınıfından seçilmesi bu tehlikelere karşı alınmış mali ve askeri önlemlerdir.

Yunan Felsefe ve Biliminin Kökeni

Yunan Uygarlığı’nın kökeni üzerine yapılan bir tartışmada doğal olarak uygarlığı oluşturan felsefe ve bilimin de tartışılması gerekir; çünkü Yunan Uygarlığı’nın Doğu’dan bağımsız, özgün bir uygarlık olduğu iddia edilmektedir. Oysa, şerîa’tın yani çoğulcu, yarışmacı, rekabetçi, örgütlü, hukuki, araştırmacı, kitabi… geleneğin, tüm uygarlıkları az veya çok etkilediği ve etkilediği ölçüde de dinamizm kazandırdığı tarihi bir gerçektir. Dolayısıyla Yunanlıların da şerîatçı gelenekten etkilendikleri unutulmamalıdır. Bu ve benzeri iddiaların tartışıldığı bir araştırmada bilim ve felsefeye ilişkin etkileşimin boyutları doğal olarak gündeme gelecektir. 

Her dönemde matematik, düşüncenin gelişme sınırlarını ortaya koyan somut bir göstergedir. Bu nedenle matematik bilgisi açısından bir karşılaştırma yapıldığında Yunan matematiği ve astronomisi üzerinde Mezopotamya’nın önemli bir etkisinin olduğu rahatlıkla söylenebilir[272].

Yıldızlar üzerindeki çalışmalarında, hiç kuşkusuz Babillilerin ve Mısırlıların derledikleri sonuçlardan yararlandılar. İkinci bin yılda Babilliler büyük bir yıldızlar kataloğu yapmışlardı. Bu kataloğun kopyalarına Hitit başkentinin krallık kitaplığında rastlanmıştır. Demek ki, bu kataloğun içindeki bilgiler M.Ö. 1200’den önce İyonya’ya doğru yayılmıştı. M.Ö. 1100’den sonra bu yıldızlar listesi Asur’da yeniden gözden geçirildi. M.Ö. 800’den sonra ise Babil metinleri, “Ekvator koordinatları”na benzer bir sistem üzerinde, yıldızların göklerdeki konumlarını ve güneşe yakınlık durumlarını gösteren tablolar çizdiler. Ayrıca İsa(AS)nin doğumunu esas alan takvim sisteminin ilk örneğini, Babilliler “krallar yılı takvimi” diye M.Ö.747’de yürürlüğe koydular. Babilli astronomlar, güneş ve ay tutulmalarını önceden haber verebilecek bilgilere sahiptiler[273].

Yunan matematik ve astronomi bilgilerinin kaynağı Babil olsa da bu bilgilerin önemli bir kısmı dolaylı etkiler ile elde edilmiştir. Asûrî hükümdarlarından Teglad – Flassar III (M.Ö. 745-725) ve Sargon II (M.Ö. 722-708) zamanında iki kez Babil’den yüz binlerce insan Anadolu içerisine sürülmüştür. Bu sürgünle Mezopotamya’nın bilim ve tekniği de Anadolu’ya taşınmıştır[274]. Bu nedenle tarihi akış içinde uzun asırlar boyu süregelen bu etkinin önce Hititler tarafından, daha sonra da Frikyalılardan geçerek Lidya ve İyonya’da değerlendirildiği kabul edilmektedir. Bu görüşe göre tarih sahnesinde görülmeye başladıkları M.Ö. XII. yüzyıldan itibaren İyonyalıların, Mezopotamya bilim ve tekniğinden belirli bir oranda Anadolu yoluyla yararlandıkları ve sonra da Yunanistanı etkiledikleri ileri sürülebilir. 

Yunanlıları etkileyen ikinci uygarlık da Mısır’dır. Öyle ki, Yunanlıların Mezopotamya ve İbranilere ilişkin bilgilerin bir kısmını Mısır’da elde ettikleri bile söylenebilir. Mısır, Thales, Pythagoras ve Platon[275] gibi eğitim görmeye gelen filozofları ve Oklid gibi İskenderiye okulunda öğretmenlik yapmaya gelen Yunan bilimcilerinin düşüncelerini ve bilgi birikimlerini derinden etkilemiştir. Mısırlıların birikmiş olan teknik ve pozitivizm hazinesinden yararlanmak için çaba gösteren Yunanlı bilimciler, felsefeye olan ilgileri sayesinde geometrinin gerçek bir bilim olmasına katkıda bulunmuşlardır[276].

Doğa felsefesi olarak adlandırılan felsefenin kurucuları Miletoslu Thales (M.Ö.625-540) Anaksimandros (600-530) ve Ephesoslu Herakletios (550-475) aslında Doğu ile ticari ilişkileri olan filozoflardır. Yunan filozofları yalnızca kendi gözlemlerine dayanmak zorunda değillerdi. Bilindiği gibi Babil ve Mısır biliminin gerçek başarılarını öğrenmişlerdi. Yunan bilimi, aritmetik, geometri ve astronomide Fırat ve Nil’de atılan temeller üzerine kurulmuştur. İlk doğa filozofu olan Thales’in soyca yarı Fenikeli olduğu ve Mısır’da geometri çalıştığı ve Pythagoras’ın geometri bilgisini Mısır’da öğrendiği önemli bir iddiadır[277].

Mısır’dan etkilenenlerin sayısı az değildir. Nitekim, Pythagoras’ın tarikat fikrini Mısır’dan getirdiği konusunda kuşkuya yer yoktur. Bu, bilimsel ve ahlakî amaçlarla bir araya gelmiş düzenli bir topluluktu. O dönemde, Yunanistan ile kıyaslandığında, Mısır oldukça medenî bir ülkeydi. İmalat, bilim ve din gibi yaşamın belli başlı alanları arasında bir bölünme biçimini alan kast farklılıklarında bile bu görünüyordu. Aristoteles (Metafizik, I)’in sadece “matematiğin ilk olarak Mısır’da başladığını, çünkü burada rahiplerin boş zamanı olduğunu”[278] söylerken hem bir yorum yapmış hem de açık bir etkiyi vurgulamıştır. 

Bir başka değerlendirmede “gezici Yunan filozofları sınıfının, orada burada buldukları kırıntıları toplayıp Yunanistan’da kendi gözlemlerini ekleyerek[279]” yeni düşüncelere dönüştürmeye çalıştıkları görüşü ileri sürülmesi abartı değildir. 

Platon’un, Cumhuriyet’inde işbölümünü, devletin biçimleniş ilkesi olarak ele alması, Mısırlıların kast sisteminin Atina tarafından idealleştirilmesinden başka bir şey değildir ve bu açık bir etkidir[280].

Değerlendirme:

Mezopotamya kent devletleri, kenttaşlar tarafından ve kenttaşlar yararına yönetildi. Özgür üyeleri ister komünal ister özel sahiplik türünden olsun, topraklarının denetimini ellerinde tutanlar tarafından yönetildi. Aile hukuku farklılığı olsa da geleneksel Yunan aile yapısı buna benzemekteydi. Uygarlık öncesi Yunan topluluklarında “özgür”, yani kenttaş olan ev halkları “patriarklar”dı ve reisleri, ister yürütme işine katılarak yönetici olsunlar, ister olmasınlar “yönetim”e katılırdı. Çünkü reisler, mülk dağılımından ve toplumda ortaya çıkan zenginliklerinden en çok yararlanan kişilerdi. Bunlar, en saf anlamıyla “Meclis Üyeleri”ydiler.

Patriarklar, bir atadan çıkmış ve zamanla türlü kollara ayrılmış olan aileler, “sülale”yi meydana getirdi, zamanla Mezopotamya’da olduğu gibi sülaleler kendilerini korumak için “kardeş birlikleri” ve kan bakımından kabîle birliğini temsil eden “file”leri kurdular. Zaman zaman birkaç “file”, bazen da “genos”lar bir araya gelerek önemli roller üstlendiler.

GeneldeMezopotamya’da, özelde İbraniler’de yurt savunmasına katılan askerlerin siyasal hakları vardı ve her sıpt ortalama 50.000 askerden oluşmaktaydı. Oysa aristokratların etkin olduğu Yunan kentlerinde egemenliği, zengin toprak sahipleri ve menkul servet zenginleri kullanıyordu. Demokrasi aşamasında ise özgür askerlerin ve köylülerin, siyasal haklar elde ettiği doğru ise de toplumun servete ve gelir durumuna göre sınıflara ayrılması, zengin olmayanları önemli yetkileri kullanmaktan mahrum bıraktı. Atina’da yaklaşık 150.000’i özgür 360.000 kişinin yaşadığı dönemde bile, siyasal haklara sahip insan sayısı, yani oy kullanma hakkı olanların sayısı 10.000 civarındaydı[281]. Fakat Solon ve Kleisthenes‘in reformları ve uygulamaları bir süre Atina’da çiftçilere, özgür halka ve askerlere yönetime katılma hakkı tanımıştır[282].

Solon, Kleisthenes, Ephialtes ve Perikles’in reformları, Eski Yunanın geleneksel yapısını bozan borçlanma süreci içinde, borçlanarak eski statülerini kaybeden özgür yurttaşlara itibarlarını iade etmiş gibi görünebilir. Oysa bu mücadelenin en önemli sonucu, ayaklanan sınıfı finanse eden menkul servet zenginlerinin, toprak zenginlerinin yetkilerine ortak olmalarıdır. Çünkü halkın özgürleşmesi adına bir çok devrim yapılmış, halkın toprak zenginlerine olan borçları silinmiş; ancak banker ve tüccarlara olan borçları kalmıştır.

İbraniler’de sıptlarda doğrudan demokrasi, merkezde ise sıptların seçtiği vekillerin görev yaptığı temsili demokrasi (şerîa’t)vardı ve asker(mü’min)lerin, ilim adamları(rasih-kıssis)nın, din adamları(rabban)nın ve tüccar(ahbar)ların görev ve yetkileri birbirinden ayrılmıştı. Kuvvetler arasında bir denge vardı. Denge, hem “hukuk”la hem de “hakem başkan”ın yetkileri ile kurulmuştu.

Bu dengeyi yani kuvvetler dengesini, Eski Yunan sitelerinde ne aristokrasi, ne tiranlık, ne de demokrasi kurabildi; çünkü aristokrasi de, tiranlık da, demokrasi de sınıf çatışmasına dayanıyordu ve dengenin kurulması söz konusu değildi.

İbraniler’de “uzlaşma” etkili bir faktör iken, Yunan sitelerinde hayata ve felsefeye “çatışma” egemendi. Çünkü uzlaşma sınıf çıkarlarına aykırıydı ve çatışma kaçınılmazdı.

Mezopotamya, Mısır, İyonya, Fenike, İran, ve İsrailoğullarının, Eski Yunan Uygarlığı üzerindeki etkilerinden nedense söz edilmez. Oysa bu etki vardı ve sanılandan da çok fazlaydı. Fakat bu etki, yeni bir sentez içerisinde ilk bakışta görülmeyebilir. Platon’un Diyaloglar’ında ve Mektuplar’ında bunları görmek mümkündür. Platon, Tevrat’a, Musa(AS)’ya ve Musa’nın Annesi’ne atıflar yaparak üzerlerine yeminler eder. Kendisinden felsefe öğrenmek isteyen krala önce dine, ahlaka ve geleneklere saygılı olmasını, ondan sonra da felsefe öğrenmeye başlamasını önerir[283]

İbraniler’de halk şurra’ (otuz – yüz asker), a’şîret (yüz – üç yüz asker), kabîle (üç bin – on bin asker), sıpt (otuz bin – yetmiş bin asker) örgütleri içinde sorumluluklar alarak yaşamlarını sürdürmüştür. Aristoteles bu yapıyı inceledikten sonra ideal büyüklüğü rakamsal olarak tanımlayamamışsa da “karşılaşanların birbirlerini tanıyabildikleri” büyüklüğü, önemsediğini yazmıştır. Bu da “kabîle” demektir. Gerçekte Atina ve Sparta gibi büyük kentler hariç tutulursa, Yunan kentlerinin çoğu, yaklaşık beş – on bin askerin yaşadığı büyüklükteydi.

Özetle Mezopotamya’nın kimi kentlerinde ve Kudüs’te uygulanan şerîa’t düzeninin sözleşmeli, çoğulcu, doğrudan ve temsili; Eski Yunan’da uygulanan sistemin krallık, aristokrasi ve tiranlık olduğu, demokrasinin ise sınıf çatışmasına ve çoğunluğa dayandığı söylenebilir.

23- Laik İnsan

LAİKLİK Aşaması

Musa(AS), Tevrat’ın bazı bölümlerini, örneğin hukuk ve yönetime ilişkin bölümlerini detaylı bir şekilde açıklamış ve uygulamıştır. Uzun süren yaşamını bu konulara ayırmıştır. İbadete ilişkin konularla ise kardeşi Harun(AS) ilgilenmiştir. İki elçi arasındaki görev dağılımı ibadet ile yönetimin “konu, yöntem ve yürütücülerinin ayrı” olacağını göstermektedir.

Tevrat, birçok inanç topluluğunun şerîa’t (çoğulcu) sistemi içinde serbestçe yaşayabileceğine izin vermiştir. Musa(AS) İsrailoğulları arasında toplumsal sorunlarla ilgilenirken, dini faaliyetleri kardeşi Harun(AS) yürütmüştür. Harun(AS)’un dini faaliyetlerinin İsrailoğulları ile sınırlı olduğu söylenebilir. Onun bütün kavimleri inandırma ve ibadete çağırma gibi bir görevinin olmaması dikkat çekicidir.

Harun(AS)’un bu görev anlayışı, zamanla İsrailoğulları arasında şöyle bir kanının yaygınlaşmasına neden olmuştur: 

Tevrat’ta anlatılan din, İsrailoğullarının dinidir, diğer kavimleri ilgilendirmez. Dinin yasakları İsrailoğulları arasında geçerlidir. Yahudilerin diğer insanlara karşı, ahlâkî ve dinî bir sorumluluğu yoktur.

İsrailoğulları arasında yaygınlaşan bu anlayış, birlikte yaşadıkları diğer insanların din, ibadet ve ahlakının gelişmesine fazla bir etki yapmıyordu; fakat, hukuk ve yönetimdeki geniş özgürlük, dinde de aynı prensipler doğrultusunda yürürlükteydi. 

İşte Yunanlı tüccarların, İsrailoğulları ile ilişkilerini yoğunlaştırdıkları bu dönemde; İsrail toplumu ile yabancılar arasındaki dini etkileşim bu düzeydeydi. Yani Yahudiler dinlerini yaymak için, ilişki kurdukları topluluklar arasında bir çaba göstermiyorlardı. Dolayısıyla Ortadoğu’nun diğer halkları gibi Mısır ve Yunanlılar Tevrat’ın dinine girememe gibi sosyal bir engelle karşılaştılar; ancak Yunanlılar kendi sentezlerinde yeni sonuca ulaşmakta güçlük çekmediler.

Yunanlıların Tevrat’ta anlatıldığı ve büyük ölçüde İsrailoğullarının yaşama geçirdikleri gibi kapsamlı ve kompleks bir dini inanç, ahlak, hukuk[284], gelenek, okul, kitap, alim, talebe ve düşünce birikimleri yoktu. Yunanlılar genel olarak mutlak, soyut, güçlü ve bilge bir Tanrı’ya inanıyorlardı; fakat bu Yüce Tanrı yanında, birbirleri ile çatışan çok sayıda insan-Tanrılara da inanıyorlardı. İnsan-Tanrılar arasındaki çatışmaların söz konusu edildiği geniş bir mitolojik birikime sahiptiler. Bu iki anlayış zamanla kendi sentezini doğurdu:

Tevrat, Levilerin görevlerini tanımlarken, din adamlarının siyasete, bilime ve ekonomiye müdahale etmesine izin vermiyordu. Yunan sitelerinde de din adamları, sadece dini tören ve ayinlerle ilgileniyordu. Öyle ki, aristokratların etkilerini iyice artırdıkları dönemde başrahip yaptıkları krallar, siyasal yetkilerini bir bir kaybederek sadece ayin yöneten bir statüye hapsedildiler. Yani krallar ayin yöneten ve siyasete karışamayan sembolik kişiler durumuna düştüler, bir süre sonra da ortadan kaldırıldılar. Siyaseti ise aristokratlar yaptı. İşte laiklik, bu gelişmeler sonunda Yunan dünyasında dini ve siyasal bir içerikle kavramlaştı.

Aristokratlar, ekonomi ile beraber yönetime de egemendiler. Çok sayıda köle çalıştırdıklarından, kalan zamanlarında siyaset ve felsefe yapıyorlardı. Böylece ekonomi, felsefe(bilim) ve yönetim Yunanlı aristokrat sınıfın tekelindeydi. Din ise zaten hoşlanmadıkları bir konu olduğundan, dinin ve din adamlarının, kendi egemenlik alanlarına müdahale etmesini istemiyorlardı. Bu tutumlarının sonunda doğal olarak din, dünya işlerinden uzaklaştırılmış oluyordu. Din adamları aristokratların işlerine karışmıyordu. Laiklik de, din adamlarının aristokratların işlerine, yani ekonomik, siyasal ve bilimsel faaliyetlerine bir engel oluşturmaması anlamına geliyordu. Aristokratlar kral-rahiplerin yönettiği dini ayinlere yılda bir iki kez katılıp halkın yararlandığı kurbanlar keserek dini sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırlardı. 

Değerlendirme:

Eski Yunan’ın ilk dönemi yani sınıflaşma öncesi yapısı, Mezopotamya’nın karakteristik özelliklerini taşımaktaydı. Toplumun örgütleniş biçimi, sınıfsız yapısı, geniş aile temelli oluşu; geniş aile, a’şîret ve kabîle birlikleri dayanışmasını gerçekleştirebilmesi… Bütün bunlar Eski Yunan toplumunun şerîa’t toplumu özellikleri taşıdığının bir kanıtı olarak gösterilebilir. Fakat asker nüfusun yerini servetin, dayanışmanın yerini de faizli borcun alması, Yunan toplumunda güçlü bir aristokratik – banker medeniyeti yaratmıştır. Bundan sonraki gelişmeler doğal olarak geleneksel yapı ile yeni yapının çatışması şeklinde geçmiş ve gelişmeler, özgür insanların önemli bir kısmının köleleşmesi ile sonuçlanmıştır. Sözü edilen gelişmeler arasında demokrasi, laiklik, hatta felsefe bu etki altında birer aristokratik etkinlik olarak gelişmiş ve tarihe geçmiştir.

24- Emreden İnsan

ROMA DÖNEMİ

İlk Çağ’da geleneksel olarak bütün toplumların örgütsel yapısı, “kan” veya “kan ve antlaşma” temeline dayanıyordu. Roma toplumunun ilk döneminde de bu tür bir örgütsel yapının olduğu düşünülmektedir.

Roma toplumunun temeli aileydi. Roma familia’sının başında “pater familias” vardı. Aile üzerinde sınırsız yetkilere sahipti. Oğulları çocuk sahibi yetişkinler de olsalar, bağımsız değillerdi ve mülkiyet hakları yoktu. Baba, aile üyelerini öldürebilir veya köle olarak satabilirdi. Ölünceye kadar kimse babasından ayrılamazdı. Baba ölünce oğulları “patres familiarum” olurdu. Babayı sadece ahlak kuralları, örf ve adetler sınırlayabilirdi. Aileler arası ilişki ve dinî ayinlerde aileyi baba temsil ederdi.

Roma’nın Siyasal ve Toplumsal Yapısı:

Roma kentinin İ.Ö. 754’de kurulduğu tahmin edilmektedir. Roma tarihi siyasi bakımdan dört devreye ayrılmaktadır.

  • Krallık (M.Ö. 754 – M.Ö. 509),
  • Cumhuriyet (M.Ö. 509 – M.Ö. 27),
  • İlk İmparatorluk (M.Ö. 27 – M.S. 284) ve
  • Son İmparatorluk (M.S. 284 – M.S. 476)

Krallık Dönemi

(M.Ö. 754  – M.Ö. 509)

Roma kentini kuran Romulus’un kendisine danışman olarak 100 baba seçtiği söylenir. Bu babalar ilk senatoyu oluşturmuş ve soylarından gelene de “patrici – soylu” denmiştir[285]. Babalar toplumsal önemi büyük gentes (a’şîret) denen küçük ekonomik ve siyasi toplulukların temsilcileriydi. Çünkü gensler bir araya gelerek civitas (kabîle) denen devleti oluşturmuşlardı. Babaların temsil ettiği gensler, soylarını ortak bir ataya dayandıran ve akrabalıklarını ortak bir ad kullanarak dile getiren ailelerden oluşmaktaydı. Babalar içlerinden biri olan “interrex (ölünce krala ve senatöre geçici bir süre vekalet eden kişi) aracılığı ile yeni kralın aday gösterilmesinde etkin bir rol oynuyorlardı. Daha sonra, Roma yurttaşlık hakkı tanındıktan sonra da uzun süre pleb(soylu sayılmayan halk)lere[286] karşı üstünlüklerini korumuşlardır.

Kurucu başkan Romulus, aynı zamanda halkı Ramnes, Tites ve Luceres denen üç kavime ayırdı. Bunlar da kendi içlerinde “curia”[287] denen daha küçük, her kavimde 10 adet olan toplam 30 birime ayrılıyordu. Curialar, Romulus tarafından yeniden tanımlanan a’şîret büyüklüğündeki yerel birimlerdi ve üyeleri akrabalardan oluşuyordu. Romulus, bu örgütlenme modeline uygun olarak 3.000 yaya ve 300 atlıdan oluşan, her topluluğun 1.000 veya 100 atlıyla katkıda bulundukları bir orduya sahiptiler.

Devletin başında kral bulunuyordu. İlk dönemlerde kral ölünce, senatörlerin[288] her biri beş gün süreyle ara kral oluyordu. Senatörler[289] dinsel olarak sınanıyordu ve tanrılardan bir işaret bekleniyordu. Sonunda “kutsanmış kişi” olan kral adayı Comitia Curiata[290] (Halk Meclisi)’nin oyuyla onaylanıyordu. Kralın siyasal, askeri, yargısal ve dinsel yetkileri vardı[291].

Roma’nın krallık dönemi sosyal ve siyasal yapısında, şerîa’t(çoğulculuk)ın izlerinin olduğu iddia edilebilir. Fakat, babaların kral tarafından seçilmesi, senatonun soylulardan oluşması ve aile reisinin oldukça geniş yetkilere sahip olması şerîa’tla çelişmekteydi. Romalıların önce 3 kavme, her bir kavmin de 10’ardan 30 curiaya bölünmesi, yani toplumun yukarıdan aşağıya doğru bölünmesi, ordunun asker ihtiyacının bu yapılanmaya göre karşılanması ve seçimin de bu yapı içinde olması ilk bakışta Roma’da çoğulcu (şeri’)bir yapılanmanın olduğunu düşündürebilir. Oysa, bu çoğulcu yapı gibi görülen örgütlenme, yukarıdan aşağıya tamamen soyluların çıkarlarını düzenleyen bir siyasal yapıydı, rekabet yoktu ve sadece sınıf çatışması vardı. Öyle ki, sınıf çatışması üzerine kurulan Roma modeli, yıkılıncaya kadar bu çatışmalardan bir türlü kurtulamadı. 

Cumhuriyet[292] – Res Publica

(M.Ö. 509 – M.Ö. 27)

Roma’da krallık devri M.Ö. 509 yılında sona erdi. M.Ö. 509’dan M.Ö. 27 yılına kadar süren yaklaşık beş asırlık dönem cumhuriyet – respublica olarak yaşandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yine krallık devrinde olduğu gibi magistra, diğer iki organ olan senatus ve populus üzerinde bir üstünlüğe sahipti. Sonraları bu üstünlük azalarak, iktidar diğer organlara geçti ve cumhuriyet devrinin asıl özelliği de bu oldu[293].

M.Ö. 494’te borç ve keyfi baskılar altında ezilen plebler yani halk, Mısır’da olduğu gibi topluca kentten Kutsal Dağ[294]’a çekildiler. Orada kendine yeten devlet içinde bir devlet gibi örgütlendiler. “Concilium plebis” denen, soylu olmayanların katıldığı bir kurul oluşturuldu ve “tribun” denen “reis veya temsilci”lerini seçtiler. Başlangıçta iki tribun (reis – temsilci) vardı, daha sonra 10’a yükseltildi. Tribünlük Romalıların “lex sacra[295]” dedikleri bir yasayla ortaya çıkmıştır. Bu sağlam bir yeminle güçlendirilmiş kollektif bir karardı. Ezilenler, reis(tribün)lerini korumaya and içtiler ve ona zarar verecek herkesi lanetlediler. Böylece tribunler “dokunulmaz” oldu.

Pleblerin (ezilenlerin) en güçlü silahı, Mısırlı kölelerin yaptığı gibi tapınaklara çekilip grev yapmaktı. Romalı plebler de  M.Ö. 494 ve M.Ö. 287 yılları arasında buna tam beş kez başvurdular. Böyle durumlarda plebler, topluca kentten ayrılarak pleb etkinliklerinin merkezi olan Aventium (Kutsal Dağ)’a çekildiler.

M.Ö. 493’de ilk çekilmenin ardından Kutsal Dağ’ın eteğinde, o yıl konsül olan Spurius Cassius tarafından Ceres, Liber ve Libera’ya bir tapınak adandı. Tapınak zamanla önemli bir pleb tapı merkezi oldu ve aynı zamanda hazine ve arşiv olarak da kullanıldı.

Kısa sürede pleb tribunleri olağanüstü bir önem kazandı. Gerçekte yetkileri olmadığı halde isteklerini zorla yaptırıyorlardı. Para, hapis, hatta ölüm cezası bile verebiliyorlardı. Kişisel dokunulmazlıklarından ötürü pleblere yardım ederek onları konsüllerin kötü davranışlarına karşı koruyabiliyorlardı. Ayrıca devletin resmi organlarının genel yasama, müzakere ve yürütme usullerine karışabiliyor ve etkinliklerini durdurabiliyorlardı.

İlk zamanlar patricius(soylu)lar, tribunus(ezilenlerin reisi)lerin halk ile ilişki kurmalarını engellemeye çalıştı. Fakat plebler, yalnız kendilerinden oluşan halk meclislerini (consilium plebis) kurdular ve orada kendi sorunlarını müzakere ederek izleyecekleri siyaseti belirlediler.

Plebler(ezilenler)in iki önemli korkusu vardı. Tıpkı Eski Yunan toplumunda olduğu gibi küçük toprak sahipleri borçlandırılmıştı ve faizleri ile ödenemeyen borçlar için halkın toprağına el konuyordu. Bu da borcun ödenmesine yetmiyorsa ikinci yola başvuruluyor ve borçlular köleleştiriliyor veya borcunu ödemek için askere alınıp savaştan savaşa sürülüyorlardı. Bu nedenle“nexum[296]” (borcu ödeyememeden dolayı sözleşmeli köle) olma ve “topraksız kalma”[297] halkın kâbusuydu. Fakat, faizli borçlandırmanın Yunan toplumunda doğurduğu kaçınılmaz kölecilik, çok geçmeden Romalıların da kaderi oldu. Halk hiçbir zaman topraksızlık, yoksulluk ve borç sorununu aşamadı.

Roma’nın krallık döneminde olduğu gibi cumhuriyetin önemli kısmı, ezilen halk ile soylular arasındaki sınıf çatışmaları şeklinde geçti. Uzun mücadele sonunda halk ile soylular yasa karşısında tamamen eşit hale geldiler. Önceleri sadece ezilenlerin hakkını savunan halkın reisleri, sonraları sınıflar arasında eşitliğin sağlanması için mücadele ederken, soyluların da hakkını savundular. Böylece imtiyazlı sınıf yönetimi son buldu. Cumhuriyetin ilk devirlerinde halk senatoya girmiştir; fakat konuşma hakkı yoktu. Bir süre sonra bu hakkı da kazandılar. Burada hangi faktörlerin etkili olduğu ise tartışmalıdır. Özellikle 12 Levha kanunlarının benimsenmesi, şeri’ yani, herkesi bağlayan yazılı hukuk kuralları sistemini çağrıştırsa da, her önemli gelişmede olduğu gibi 12 Levha yasalarına da sınıf çıkarlarının gölgesinin düşmesi bunu yanlışlar niteliktedir. 

On İki Levha

Lex Duodecim Tabularum

Halk, yasaların yazıya geçirilmesini ve yayımlanmasını istiyordu. İ.Ö 451’de çıkan karışıklıklar sonucu anayasa askıya alındı ve “on yasa koyucu” atandı. Bunlar iki yıllık iktidarları süresinde 12 yasa “levha”sını yayımladılar. Kanun hükümlerine, bütün Roma halkı ile beraber magistralar[298] da uyacaklardı. Oldukça önemli olanOn İki Levha, zamanla Roma hukukunun temeli olmuştur[299].

“Senatus” önceleri sadece soylulardan oluşmaktaydı. Büyük mücadeleler sonucu cumhuriyetin ilk dönemlerinde soylu olmayan halk da senatusa katılabildi. Halkın senatoda konuşma hakkı yoktu; fakat oy kullanabiliyordu.

Senatusun hakimiyeti, cumhuriyetin iyi devirlerinde Roma’yı dünyaya hakim kılmıştı. Fakat, bir defa dünyaya hükmetmeye başladıktan sonra  aynı senatusun iktidarı, kendi sınıf çıkarlarını savunmaktan başka bir işe yaramadı.

“Consul”, cumhuriyet devrinin ilk önemli yeniliğidir. Tek magistralık olan krallık kaldırılınca onun yerine bir yıl iktidarda kalan ve eşit yetkileri olan iki büyük magistra seçildi. Cumhuriyetin ilk döneminde consuller sadece soylulardan seçiliyordu. Consuller, rahiplik ve dini törenleri yürütme görevleri dışında kralların diğer bütün yetkilerini kullandılar.

Pleblerin, “consul” olmaları ancak dini ayinleri yönetebilecek hakka sahip olmalarına bağlıydı. Bu önşartı aşmak için de “soylularla evlenememe” yasağının kalması gerekiyordu. Çünkü bir pleb, ancak evlilik yoluyla soylu olabiliyordu. Plebler bu amaçlarına da ulaştılar, M.Ö. 445’te çıkan yasa ile evlenme yasağını kaldırdılar ve bir süre sonra da pleblerden consuller seçilebildi.

“Dictator”, cumhuriyet devrinin başından beri istisnai fakat kanuni bir magistralıktı. Diktatörü, olağanüstü durumlarda iktidarda bulunan consullerden biri seçer ve diğer consuller gibi, onu seçen consul de, dictatorun emrine girerdi. Dictator, görevi sırasında kralın yetkilerini kullanırdı. Görev süresi 6 ayı geçemezdi. En azından kendisini seçen consulün magistralık süresi ile görevi biterdi. Başlangıçta dictator soylular arasından seçilirdi. Bunda da bir gelişme yaşandı ve ilk pleb dictator M.Ö. 356 yılında seçildi.

Cumhuriyet döneminin en önemli kurumlarından biri de “censor”lüktür. Censorler, halk meclisi tarafından iki[300] yıllığına soylular[301] arasından seçilirdi. Vatandaşların toplum içindeki yerlerini ve mallarını listelerlerdi. Bir nevi sayım, istatistik ve sicil tutan censorler, çok geçmeden vatandaşların karakterlerini ve şereflerinin derecelerini[302] de belirlediler.  

Plebler cumhuriyet döneminde M.Ö. 365 yılında belediye görevi gibi yetkileri olan kuruma seçilme hakkı kazandıktan sonra, M.Ö. 300 yılında rahip, M.Ö. 245 yılında ise baş rahip olma haklarını elde ettiler. M.Ö. 172 yılına gelindiğinde pleblerin seçilemediği bir makam kalmamıştı. Soyluluk ise bu dönemde önceki dönemlere göre etkisizleşmişti.

Cumhuriyet döneminin en etkin kurumu halk meclisleridir[303]. Başlangıçta üst yöneticileri seçimle belirleyen sistem, sonra sıradan memurları, bir süre sonra da rahipleri seçim kapsamına almıştır. 

Cumhuriyetin Demokrasiye Dönüşmesi

Cumhuriyetin ileri dönemlerinde Halk Meclisi (comitia centuria)’nde soylularla plebler eşit haklara sahip olmaları ile sistem, demokratikleşmeye başlamıştır. Öyle ki, önceleri insanlar sahip oldukları araziye göre tribus[304]larda sınıflanırken, sistemin Eski Yunan demokrasilerinde olduğu gibi demokratikleştiği dönemde servetlerine göre sınıflandırılmaya başlanmıştır. Gayrı menkul zenginliğini arka plana iten ve onları da denetimleri altına almaya çalışan menkul servet zenginleri, yani büyük tüccar ve bankerler, yönetime katılmanın yollarını zorlamaya başlamışlar ve sonunda Roma toplumunda servet zenginliği yönünde yeni bir siyasal yapıyı yaşama geçirmişlerdir. Böylece Roma’daki demokratikleşme, servet zenginlerinin sistemi ele geçirmesi ile sonuçlanmıştır. Bu arada demokratikleşme talebinde bulunan veya bu tür talepler için bankerler tarafından kışkırtılan pleblerin bazı yeni haklar elde etmesi yadırganmamalıdır.  

Güney Akdeniz’de Fenikeliler tarafından kurulan birçok kolonide, özellikle Roma ile rekabet ve çatışma halinde olan Kartaca’da uygulanan cumhuriyet, bir süre sonra Roma’da uygulanmaya başlanmıştır. Bunun bir ileri aşamasında Roma cumhuriyeti, Atina demokrasisinden etkilenerek demokrasiye geçmiştir. Toprak zenginliği temeline dayanan sınıflı Roma toplumu, bir süre sonra menkul servet zenginlerini soylular arasına alarak, Atina’dakine benzer çözümlere başvurmuştur. Çünkü, Roma toplumu sınıflı ve köleci yapısından vazgeçemiyordu, dolayısıyla sorunlarını Mısır ve Yunan gibi sınıflı ve köleci toplumların çözümlerinden yararlanarak aşmaya çalışıyordu.  

M.Ö. 220’de 35 tribusun içinden 5 sınıftan 10’ar kişi (zengin – yoksul) 70’erli[305], her sınıftan eşit toplam 350 kişilik meclis oluşturulmuştur. Daha önceleri pleblerin kararları, sadece plebleri bağlarken bu dönemde soyluları da bağlamıştır.

Bir görüşe göre, cumhuriyet demokratikleşirken, Roma düzeni daha da şeri’leşmiştir. Prensip olarak seçim yaygınlaştırılmış, sınıf ayrımı aza indirilmiş ve merkez ile taşra – eyaletler arasındaki fark büyük ölçüde giderilmiş, eyaletlere[306] ve özerk bölgelere hukukî özerklikler tanınmıştır. Bu olumlu gelişmeler, İbranî Uygarlığı’nın Roma üzerindeki olumlu etkisine bağlanabilir. Bu önemli gelişmeler Roma’ya, yaklaşık iki yüz yıl insanlık tarihinde az rastlanılan bir refah dönemi yaşatmıştır.

Roma’nın Genişleme Modeli

Roma genişleme döneminde, ya devletler arasında antlaşmalara dayanan federal bir sistem kurmuş ya da özerkliğini koruduğu yerlerin halklarını vatandaş olarak Roma’ya bağlamıştır. Önceleri İtalya yarımadasında şehir devletleri vardı. Roma büyümeye başlayınca konfederasyon modeli benimsendi. Roma devletinin, mağlup kavimlerin gururlarını incitmemeye ve dinlerine dokunmamaya özen göstermesinde senatusun ölçülü ve hesaplı hoşgörüsü etkili olmuştur. Bunun Roma’yı küçük bir civitas (kent devleti)’tan dünya devletine ulaştıran en önemli faktörlerden biri olduğu ileri sürülebilir[307].

Cumhuriyetin ve Demokrasinin

İmparatorluğa Dönüşmesi

Cumhuriyet ve demokrasinin Roma’da yaklaşık iki yüzyıl, önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak kadar başarılı bir uygulaması oldu. Fakat, İtalya yarımadasının dışına taşan büyüme yüzünden devlet teşkilatının ve Romalıların yaşayış tarzı değişmeye başladı. Roma, civitas teşkilatını ve demokratik yönetimi bırakmamak için çok uğraştıysa da, uzun bir mücadeleden sonra konfederatif şehir devletler yönetim modeli yıkıldı ve Roma merkezli, merkezi bir imparatorluk kuruldu. Eyalet sistemi ile imparatorluk, dünyanın önemli bir kısmına yayıldığı halde, magistralıklar, senatus ve halk meclisleri, daima ve gittikçe Roma kasabasının tekelinde oldu. Dünyanın önemli bir kısmına yayılmış olan bu büyük devleti yine iki consul ile diğer birkaç magistra yönetmekteydi.

İlk İmparatorluk (M.Ö. 27 – M.S. 284) ve

Son İmparatorluk (M.S. 284 – M.S. 476) Dönemleri

İmparatorluk dönemlerinin şeri’ sistem açısından önemi, yönetimin merkezileşmesi, yerel insiyatiflerin azalması, koca imparatorlukta hukuka emirnameler ile hakim olunmaya çalışılması, önceleri farklı dinlerle pek ilgilenilmezken Hıristiyanlığa karşı hoşgörüsüzlüğün ötesinde bir düşmanlık gösterilmesi… dikkat çekici negatif gelişmelerdir. Roma İmparatorluğu merkezileştikçe yönetilemez oldu. Önce ikiye ayrıldı, sonra merkez Doğu’ya kaydı. Bir süre sonra da Doğu ve Batı Roma diye iki ayrı imparatorluk kuruldu. Batı Hıristiyanlığa karşı düşmanlığını sürdürdü ve Cermenlerin saldırılarına karşı koyamayınca M.S. 476’da yıkıldı.

Doğu Roma ise M.S. 313 yılında Costantinus, “Milano Beyannamesi” ismiyle anılan ve tarihin en önemli belgelerinden biri sayılan emirnamesiyle, o zamana kadar kanun dışı sayılan Hıristiyanlığı kanunileştirdi. Beyanname İzmit valisine hitaben yazılmıştır ve “Bu andan itibaren Hıristiyan dinini takip etmek isteyen bunu serbestçe yapabilir” denmiştir. Bu beyanname, Doğu Roma’nın yaklaşık bin yıl daha ömrünü uzatmıştır.

Değerlendirme:

Roma, krallık ve cumhuriyetten sonra imparatorluk aşamasına ulaştı. Yönetim biçimi, Eski Mısır ve Yunan’da olduğu gibi sınıf egemenliğine dayanıyordu. Çünkü Romalı ana-babadan doğanlar, Roma yurttaşı olmaktaydı ve “patricii”, yani seçme ve seçilme hakkına sahip olanlar arasına katılmaktaydı. Mısır’da Timsah ve Şahinsitelerinin soyluları hangi haklara sahip idiyse, Roma Kenti’nin soyluları da hemen hemen aynı haklara sahipti.

Roma’da küçük toprak sahipleri ve zenaatkarların siyasi hakları yoktu. Bu sınıfa “plebs” deniyordu. Hiçbir hukuku olmayan, eşya  hükmünde olan köleler ise, patricii(soylu)lerin yanında çalışıyordu.

Roma’da halk meclisi ve senato, genel olarak Mezopotamya’da özel olarak da Musa, Davud ve Süleyman (AS)’ın arz-ı mevu’dda kurdukları “doğrudan” ve “temsili” sistemi çağrıştırıyordu. Fakat sistemin uygulanış biçimi, hiçbir yönü ile benzemiyordu. Çünkü Roma, sınıflı bir toplumdu ve halk meclisi ile senato, Romalı zenginler ve yöneticilerden oluşuyordu.

Roma çok hukuklu sisteme yakın bir hukuk düzeni kurdu. Eyaletleri “magistralar” yönetiyordu. Bu, Tevrat’ta anlatılan sıptların hukuk özerkliğine benziyordu. Fakat kuvvet, çoğunluk, çıkar ve imtiyaz hak sebebi kabul edildiğinden, sonuçlar farklı çıkıyordu. Ayrıca magistraların geliştirdiği mevzuatlar, Roma aristokrasisinin ve yönetici sınıfın oyları ile yürürlüğe girebiliyordu.

Roma İmparatorluğu, uzun bir mücadele vererek, yerel insiyatifleri yaşatmaya çalışan eyalet ve özerk bölge yönetimlerini ortadan kaldırarak merkeziyetçi bir yönetim kurmak istemiş fakat başaramamıştır.  İmparatorluğun “tek mevzuat”a dönme girişimleri, her defasında direnişle karşılaşılmış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Roma İmparatorluğu’nda birden fazla mevzuat kısıtlı bir şekilde varlığını korumuştur.

İbranilerde şerîa’t düzeni, özel ve kamu hukukunu kapsamaktaydı. Şerîa’t, yani çoklu hukuk ve tekli yargı sistemi, hem kamu hem de özel hukukta çoklu sistem anlamına gelmekteydi; çünkü her sıptın ayrı bir kamu hukuk düzeni vardı ve yine özel hukukta birden fazla hukuk mezhebi teşri’ edilmişti.

Musa(AS)’ya kadar özel hukuk kavramı gelişmiş ve insanlarca benimsenmişti. Hukuk denildiğinde özel hukuk anlaşılıyordu. Kamu hukuku, ilk kez, Nuh(AS) ile başladı, İbrahim(AS) döneminde Mezopotamya kentlerinde gönüllü işbirliği ile ortaya çıkan kurallar olarak yaygınlaştı. Musa(AS) döneminde ise kamu hukuku, iç güvenlikte suç-ceza kriteri ile sisteme dönüştü.

Roma Hukuku, sadece özel hukuktan oluşmaktaydı, yani kamu hukukuna ilişkin herhangi bir hüküm yoktu. Oysa kamu hukuku bir topluluğun kişi yönetiminden hukuk yönetimine, gelenekten medeniyete geçtiğinin en önemli kanıtıdır. Şerîat  Hukuku, yani her sıptın kendi kamu hukuku, İsrailoğullarını hem kölelikten, hem göçebelikten, hem de kişi yönetiminden kurtarmış, aynı zamanda devlet aşamasına yükseltmiştir. Bu yönü ile Roma, hukuka dayanan bir kamu düzeni kuramamıştır. Roma İmparatorluğu kamu hukukunu geliştiremediği veya geliştirmek istemediği için emirnameler ile yönetilmiştir. Bir süre sonra emirnameler o kadar çoğalmıştır ki, ayıklamak için birçok girişimde bulunulmuş, fakat istenen sonuç alınamamıştır.

Roma İmparatorluğu tarihin en merkeziyetçi yönetimlerinden biridir. İmparatorluğun bazı bölgelerinde adem-i merkeziyete yakın kısmi bir serbestlik uygulanmışsa da bu hak; ancak uzun süren isyanlar ve savaşlar sonucu elde edilebilmiştir.

25- Mistik İnsan

RUHBANLIK Aşaması

İsa(AS), Roma’nın en görkemli yıllarında yaşadı. O, hem İsrailoğullarının hem de Roma’nın baskısı altındaydı. İlk Nasraniler (Hıristiyanlar)in önünde güçlü bir sınıf ve ırk egemenliği engeli vardı. İsa(AS) hayatında bu engeli aşamadı. Çünkü Roma’da “sınıf”, İsrailoğullarında ise “kan” bağı çok güçlüydü.

İsa(AS)’nın amacı Tevrat’ın hukuk (şerîa’t) düzeni üzerine İncîl’in inanç ve ahlâkını inşa etmekti. İsa (AS) bunu gerçekleştirmek için çok çaba gösterdi; fakat, başaramadı. Çünkü Tevrat’ı sahiplenen İsrailoğulları, İsa(AS)’ya karşı ciddi bir direniş gösterdiler.

Roma İmparatorluğuna gelince.. Onların uzun süre Hıristiyanlığı kabullenmeme konusunda ileri sürdükleri mazeretler, Yahudilerden çok daha fazlaydı…

İsrailoğulları, İsa(AS)’nın ahlâki çoğulculuğunu kabul edip düzenlerini geliştirme fırsatını kullanamadılar. Ayrıca İsa(AS)’yı ve yakın arkadaşlarını düşman ilan ettiler. Bu gelişmeler sonunda İsa(AS) öldürüldü, yakın arkadaşları ise Roma İmparatorluğu’nun değişik kentlerine kaçtı. Bir süre sonra havariler İsa(AS)’nın mesajlarını sıradan insanlar arasında hızla yaymaya başladılar. Bu gelişmeler karşısında Roma’nın tepkisi sert oldu. Çok sayıda Hıristiyan, işkence ve ölümle cezalandırıldı. Verilen ağır cezalarla Hıristiyanlığın yayılmasını önlenemeyeceği anlaşılınca, sonunda Doğu Roma yönetimi tutum değiştirerek Hıristiyanlığı resmen benimsedi.

Doğu Roma yönetimi, İmparatorluğun kamuya ilişkin emirnameleri – kuralları üzerine Hıristiyan ahlâkının inşasını benimsedi. “Kralın yetkileri ile din adamlarının yetkileri ayrıldı”. Böylece Tevrat’ın şerîa’tçı (çoğulcu – çoklu) kamu hukuk düzeninin yerini, Roma İmparatorluğunun merkezi emirnameleri aldı. Çünkü Doğu Roma’nın baskıları dayanılır gibi değildi. Sonunda Doğu Roma ile Hıristiyanlar arasında barış sağlandı; fakat, şerîa’t düzeni ahlâki çoğulculuktan yararlanamadı ve eksiğini de tamamlayamadı.

Hukuksuz inanç ve ahlaki faaliyetler, sonunda ekonomik ve sosyal faaliyetlerden soyutlanmış dindarlık anlamına gelen “ruhbanlık” anlayışının kurumlaşmasına neden oldu. Bizansiyen laikliğin en ilginç sonuçlarından biri olarak kurumlaşan ruhbanlık, gerçekte, dar bir alana hapsedilen, Tevratsız Hıristiyanlığın varlığını sürdürme ve kanıtlama çabası oldu.

Sonuç olarak, özel hukukta ulaşılan çoklu sistem ile kamu hukukunda ulaşılan çoklu sistem, doğal olan kendi sentezini yaratamadı; fakat Doğu Roma -Tevrat’ın hukuk kuralları üzerine inşa edilmesi gereken İncîl’in ahlâk kurallarını Roma emirnameleri üzerine inşa ederek- kendi sentezini yaratma esnekliğini gösterebildi. Bunun sonucunda Doğu Roma, Batı Roma’ya göre ömrünü yaklaşık bin yıl uzattı. Doğu Roma’nın sentezi şerîa’t kavramının farklı bir yorumu olarak tarihe geçti.

26- Özgür İnsan

LA İKRÂH Aşaması

Şerîa’t, yani çoklu hukuk düzeni M.S. 622’de yeniden gündeme geldi. Muhammed(AS), Medine’de Evs ve Hazreç kabîleleri arasında süren anlaşmazlığı dört maddelik bir antlaşma ile sona erdirdi. Medine’de dengeler bu iki güçlü kabîlenin çatışması üzerine kuruluydu ki, barış eski yapıyı değiştirdi. Diğer kabîleler de bu antlaşmaya katılarak, yeni durum karşısında kendilerini güvene almaya başladılar. Son olarak, bu antlaşmaya üç kabîle halinde yaşayan Yahudiler de katıldılar. Kısa sürede Medine’de, bütün Arap Yarımadası’nı şaşırtan olumlu ve barışçı bir düzen kuruldu.

Tarihe Medîne Mukavelesi olarak geçen bu antlaşma;

-İhkâk-ı hakkın (kan davası) kaldırılması

-Her kabilenin kendi iç işlerinde serbest olması,

-Medine’ye dışarıdan bir saldırı yapıldığında kentin birlikte savunulması ve

-Anlaşmazlıklarda üst mahkeme olarak başkanın hakemliğinin kabul edilmesi maddelerinden oluşmaktaydı.

          Bu dört madde incelendiğinde her kabîle, Tevrat’ta anlatılan sıptlarda olduğu gibi

-İç işlerinde serbest,

          -Kendi özel ve kamu hukuklarını oluşturma hakkına sahip,

          -Bağımsız yargı oluşturma serbestliği bulunan,

          -Kabîle içinde çözülemeyen hukuki sorunlar ve dış saldırılara karşı merkezi bir “hakem başkan”, çoklu hukuk (şerîa’t) düzeninin yeniden inşası anlamına geliyordu.

Muhammed(AS), kadınlar[308]ın ve din ayrımı gözetilmeksizin asker olma sözü veren Mü’min, Müşrik ve Yahudilerin rey[309]leri ile hakem başkan seçildi.

Sonuç olarak,Muhammed(AS), İsa(AS)’nın söylemek isteyip de söyleyemediklerini söyleyerek, yapmak isteyip de yapamadıklarını yaparak, eksik bıraktıklarını tamamlayarak amacına ulaştı[310]. Yani Tevrat’ın çoklu hukuk kuralları üzerine İncîl’in çoklu ahlâk kurallarını inşa etti.

Dinde baskı yapılamaz[311]” kuralı gereği la-ikrâh              kavramı ayrıntıları ile uygulanabildi:

          – Barış anlaşması yapılan hiçbir Müşrik, Yahudi, Hıristiyan, Mecusi…’ye baskı yapılmadı ve hukukları sonuna kadar korundu. Onlar antlaşmaları bozmadıkları sürece Mü’minler hiçbir antlaşmayı tek taraflı bozmadı.

– Dinler arasında helal – haram gibi konularda, ortak standartlar geliştirilebileceği konusu uygulamalar ile açıklandı.

          – Hukukî olmak koşulu ile Mü’min olmayanlarla evlenilebileceği kuralı benimsendi.

          – Müşrik savaş esirlerine öğretmenlik karşılığında hür olma hakkı tanınarak bilimsel faaliyetlerde, dini farklılıklar dikkate alınmadı.

          – Ekonomik faaliyetlere yöneticilerin müdahalesi yasaklandı ve gümrük vergisi alınmadı. Alan ile satan arasında din ayrımı da yapılmadığından tam bir serbest piyasa düzeni kuruldu.

          – Alış-veriş, ticaret helal, faizli işlemler yasadışı sayıldı.

          – Askerlik yapma sözü veren farklı dinlere (Yahudi ve Müşrik) siyasete katılma, yani seçme ve seçilme hakkı tanındı.

          – Her topluluğa kendi özel ve kamu hukukunu oluşturma hakkı verildi…

“Dinde baskı yapılamaz” kuralı bütün yönleri ile uygulanarak öncelikle Mü’minlere, sonra da insanlara tebliğ edildi. Bu dönem kısaca “la-ikrâh” dönemi olarak kavramlaştı.

Muhammed(AS)’in dönemi, şerîa’t kavramının yedinci yüzyılda Arabistan’da aslına ve geleneğine uygun mükemmel bir uygulama örneği olarak tarihe geçti. 

27- Ekol Üyesi İnsan

MEZHEPLER Aşaması

Muhammed(AS), kendisinden sonra yeni bir kitabın ve elçinin gelmeyeceğini vurgularken, insanlara sorunlarını bir elçi gibi nasıl çözebileceklerini öğretmişti. Muhkem ve müteşabihi ayırabilen ve müteşabihi tevil edebilen rasihleri – müctehidleri, elçilerin varisleri ilan etmişti. Muhammed(AS)’in ölümünden sonra olayları ve sorunları çözümleyen müctehidlerin oluşturdukları ekoller, zamanla gelişerek halk arasında benimsendi ve yaygınlaştı. Bu ekoller sonunda birer mezhebe dönüştü.

İslam dünyasının çok dinamik ve hareketli olduğu ilk dönemlerde, mezhep sayısının fazla olması sorun yaratmadı. Öyle ki; İslam tarihi kaynaklarında, mezheplerin çokluğunun meydana getirdiği herhangi bir hukuki karışıklığa veya boşluğa ilişkin sorunların tartışıldığı olaylara rastlanmadı[312]. Yani çok mezhebin varlığı, herhangi bir şikayet konusu olmadı. Bu dönemde şerîa’t, “çok mezhepli düzen” olarak tanımlandı.

Mezhepler döneminde siyasal otorite, bir mezhebi devletin resmi görüşü yapmak istemişse de başarılı olamamıştır. Ebu Hanîfe ve Malik, cezalandırılmaları pahasına görüşlerinin, devletin resmi görüşü olmasını istememişlerdir; çünkü bu rasihler – müctehidler, bir mezhebin içtihatları ile devletin yönetilemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. En azından içtihatları ile açıkladıkları şer’i düzenin buna uygun olmadığını biliyorlardı. Bu nedenle, sultanların teklifini, kendilerine yapılan bir iltifat ve içtihatlarına duyulan güven gibi değerlendirmediler. Aksine hukuki çoğulculuğun kaldırılmasının, kabul edilemez bir yanlış olduğu görüşünde direndiler.

Mezhepler döneminin yöntem açısından önemli yanlarından biri, bilimsel araştırmalarda “icma’-konsensus” prensibinin benimsenmesidir. Böylece icma’ ile çok sayıda ekol arasında doğal birlik kendiliğinden sağlanmıştır. Eski Yunanlı filozoflar, icma’ – konsensus gibi bir prensibi geliştiremediklerinden, bilgiden bilime geçemedikleri gibi halk arasında bir “gelenek” de oluşturamadılar. Dolayısıyla düşünceleri halk tarafından benimsenemedi. Böylece felsefe dar bir sınıfın uğraşı oldu ve hiçbir dönemde halk, felsefeden yararlanamadı.

Muhammed(AS) döneminde hukuk ekolleri yoktu; fakat, prensip olarak kabul edilmişti. Çünkü atanan valilerden, sorunları içtihatla çözmesi isteniyordu. Muhammed(AS) özellikle “bana sorun, size ne yapacağınızı bildiririm” gibi yaratıcılığı, insiyatifi ve özgürlüğü sınırlayan bir telkinde, hiç mi hiç bulunmadı. O yerinden yönetimi korudu, hiçbir zaman merkeziyetçi olmadı.

Muhammed(AS)’in ölümünün üzerinden yüz yıl geçmeden, mücadeleci ve tüccar Arap karakterinin Kur’an’ı anlama çabası olarak başlayan hukuk tartışmaları, Arapları sadece devlet aşamasına ulaştırmadı, aynı zamanda hukuk toplulukları oluşturma aşamasına da getirdi. Kur’an’ın ilk müminleri olan Araplar, çok kısa bir süredeHukuk Uygarlığı gibi bir gelişmenin birçok öncü ve üstadını yetiştirdiler.

Birçok araştırmacı bu önemli gelişmenin nedenini, Muhammed(AS)’in insanlara tanıttığı Kur’an’a bağladı. Çünkü Kur’an, okuyucusuna araştırma ve uygulama konusunda cesaret veren bir kitap olarak insanların gündemine girmişti[313].

Bu ve benzeri düşüncelerle hareket eden ilk dönem Mü’minleri, hem inançta (kelam) hem hukukta (fıkıh), hem de ahlâkta (tasavvuf-ruhbanlık) çoğulculuğu kısa sürede sistemleştirmişler ve önemli kitaplar yazarak büyük gelişmelerin öncüsü olmuşlardır. Önemli ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerle beraber inanç, ahlâk, hukuk, ekonomi, bilim, sanat ve felsefede birbiriyle uyumlu ve birbirine kolay entegre olabilen birikimleriyle bir uygarlığı inşa ettiler. Bu önemli birlik, uyum ve entegrasyonun, yöntemin ana unsurlarından olan icma’ ile sağlanmıştır.

28- Buyurganlaşan İnsan

MERKEZİYETÇİLİK Aşaması

Şeriatın Bozulması

Şerîa’t başlangıçta: 

-Özel hukukta, çok mezhep

-Kamu hukukunda, her beldenin kendine özgü kamu hukuku oluşturma hakkı

-Hukukta çokluk, yargıda teklik

-Ekonomide; gümrüksüz, faizsiz, siyasetin müdahale edemediği ve ortaklıkların teşvik edildiği tam serbest piyasa

-Bilimde; fikrin suç olmadığı, devletin müdahale etmediği, dini ve ideolojik ayrımın yapılmadığı koşulsuz özgürlük

-İnançta; her dini görüşe ve ibadete mabet ve faaliyet serbestisi

-Ahlâkta; her türlü tarikata – ruhbanlığa kurumlaşma ve faaliyet gösterme serbestisi

-Siyasette; asker olma sözü veren kadın ve erkeğe din farkı gözetmeksizin seçme ve seçilme hakkı… olmasına rağmen Muhammed(AS)’in ölümü ile Mü’minler, değişik gerekçeler ileri sürerek şerîa’ttan ayrılmaya başladılar. Başlangıçta çoğulculuk, hukuk, rekabet, katılım, özgürlük anlamlarına gelen şerîa’t gittikçe tam tersi anlamlar almaya başladı. 20. yüzyıla gelindiğinde ise tanınmaz haldeydi:

-İlk Halife Ebu Bekir’in seçiminde, kadınların görüşü ve oyu alınmamış, kimse de buna itiraz etmemiştir; ancak seçim bittikten sonra kadınların biatleri istenmiştir.

-İkinci Halifenin seçiminde, Ebu Bekir’in kendisinden sonraki başkan hakkında re’yini beyan etmesi ve bir nevi Ömer’i ataması, “seçim”e müdahale olmuştur. Bu tutum seçime gölge düşürdüğünden, bir süre sonra Ali taraftarlarının siyasal muhalefetine, daha sonraları ise Şîa’ ekolünün doğuşuna neden olmuştur. Bunun yarattığı siyasal sorunlar çözülemeden bugüne kadar gelmiştir.

-Üçüncü halifenin seçiminde Ömer, şurayı 6 kişiye indirerek siyasal katılımı ve temsili daraltmıştır. Bunun sonunda başkanlık yarışı Kureyşliler arasında bir rekabete ve Medinelilerin (Ensar’ın) ise etkinliğini yitirmesine neden olmuştur. Kureyşlilerin rekabeti ise Emevîler ile Haşimîler rekabetine dönüşmüş ve uzun yıllar onarılması imkansız sosyal ve siyasal yaralar açmıştır.

-Üçüncü Halife Osman, çok yaşlı olmasına rağmen emekliliği olmayan ve ölümle görevi biten başkanlığı tercih etmiştir. Bunun sonunda yönetemeyen başkan sorunu ile karşılaşılmıştır. Bu koşulları değerlendiren ve Halife’nin yakını olan atanmış yöneticiler, etkinliklerini iyice artırmış ve sonunda atanmışlar ile seçilmişler arasındaki ciddi çatışmalara  neden olmuşlardır. Böylece Halife Osman döneminde ortaya çıkan istikrarsızlık sonraki yıllarda da giderilememiştir.

-Dördüncü Halife Ali, yasadışı baskı grubunun tehdidi ile başkanlığa getirilmiştir. Seçimi savunan Ali, seçim dışı yöntemlerle başkan seçilmiştir. Siyaset dışı güçlerin etkinliği, Ali’nin iktidarı üzerinde bir gölge gibi eksik olmamış, bu da, önemli sorunlar doğurmuştur.

-Dördüncü Halife Ali ile Şam Valisi Muaviye arasındaki siyasal mücadeleyi Muaviye’nin kazanması, aynı zamanda aile (monarşi) yönetim modelinin zaferi olmuştur. Ne yazık ki, siyasal mücadele aileler arası kavgaya dönüşmüş, Ali’nin oğulları ve torunları bile, seçim (şeri’) sistemini değil de, kendi soylarının iktidar olma hakkını savunmuşlardır[314].

-Muhammed(AS), Medîne Sözleşmesi’nde ve Hüneyn Gazvesi’nde Mü’minlerin dışında, Müşriklerin ve Yahudilerin de asker olabileceğini herkese açık bir şekilde göstermiştir. Yani askerliği gönüllü yapmış; ancak asker olma sözü verenlerin neye inandıklarına ve nasıl ibadet ettiklerine bakılmaksızın bu görevi yerine getirmeleri istenmiştir. Tek din mensuplarından oluşan bir ordu modelini benimsememiştir. Fakat, peygamberden sonra ordular, sadece Mü’minlerden kurulmuştur. Bunun yanlışlığı çok sonraları fark edilmiş; fakat düzeltilememiştir. Bu yanlış politika sonunda Mü’minler, uzun uğraş isteyen ama bir o kadar da değerli olan mesleklere fazla zaman ve insan ayıramadıklarından, birçok önemli gelişmenin dışında kalmışlar. Mü’minler çoğunlukla barışta çiftçi, savaşta asker olmuşlar.

-Kur’an’da ve Muhammed(AS)’in uygulamalarında kişisel sorumluluklar üstlenme açısından kadın – erkek ayrımı yapılmamıştır. Gerektiğinde asker olma sözü veren kadınların, kamusal sorumluluklar üstlenebileceği ve bu nedenle de erkelerle aynı siyasal haklara sahip olacağı bilinmesine[315] rağmen kadınlar önce siyasetten, zamanla da eğitim ve öğretimden, ekonomik ve sosyal faaliyetlerden soyutlanmışlardır[316]. Buna gerekçe olarak da önceleri “koşullar”, sonraları ise şerîa’t(!) gösterilmiştir[317].

-Muhammed(AS), sadece Arapların devlet başkanlığını yapmıştır. Yani Kur’an’da belirtildiği gibi “kavmi” (ulus) bir devlet kurmuştur. Atadığı bölge valilerine içtihat yapma yetkisi vermiş. Beldelerin içişlerine ve yöneticilerinin seçimine veya değiştirilmesine hiçbir şekilde karışmamıştır[318]. Kendisi ise sadece başkent Medîne’nin hakem başkanlığını yapmıştır. Muhammed(AS)’den sonra gelen halifeler döneminde bu hassasiyet gösterilmemiştir. Kısa sürede sahabeler döneminde Çin, Hindistan, Fransa, Kafkasya, Anadolu ve Orta Afrika sınırlarına kadar genişleyen bir devlet, tek merkezden yönetilmeye çalışılmış. Bu merkeziyetçilik zamanla küçük birimlere kadar inmiştir.

20. yüzyıla gelindiğinde ise aşırı merkeziyetçilikten birçok Mü’min kavim, siyasal becerisini uzun yıllar kullanamadığı için, kendini bile savunamamıştır. Bu zaafiyet, sömürgeci devletlerin işini bayağı kolaylaştırmıştır. 

Şerîa’tın Kur’an’da ve Muhammed(AS)’in örnek yaşamında görülmeyen bu tür uygulama modelleri, sanılanın aksine kayda değer bir tepki de görmemiştir. Çünkü Muhammed(AS), yaşadığı dönemin çok ilerisindedir ve çağının anlayışını takip etme yerine, insanları şaşırtan uygulamalar yapmıştır. İnsanlar O’nun ölümünden kısa bir süre sonra eski alışkanlıklarına birer birer geri dönmekte zorlanmamışlar. Çünkü çağlarının anlayışına uygun davranan onlardı; uymayan ise Muhammed(AS)’in yaptıklarıydı. Bu nedenle siyasal tercihler, monarşi çağına uygun yapılmaktaydı.

Siyasal sistemdeki bozulma, uzun zaman içinde hukuka, bilime, ekonomiye… de yansıdı ve şerîa’t (çoklu sistem) düzeni tanınmaz hale geldi.

-Ebu Hanîfe ve Malik, kendilerine yapılan “fıkhi görüşlerinin tek mevzuat haline getirilmesi” teklifini, reddettiler. Fıkhi mezheplerin özel ve kamu hukukuna ilişkin görüşleri, siyasal sistemi rahatsız edince, baskılar arttı, sonunda müçtehitler kamu hukukuna ilişkin görüşlerini açıklayamaz hale geldiler. İslam tarihi boyunca, bu kamu hukukundaki bilgi eksikliği hep hissedildi; fakat, giderilemedi. Özel hukuka gelince; çoğulcu uygulamalar kendisini yenileyemediyse de 20. yüzyıla kadar Batı’yı da etkileyerek varlığını korudu. 

-Bilimsel çalışmalar iki önemli sarsıntı geçirdi. İlki, Abbasi yönetiminin bilimsel faaliyetlere yaptığı büyük maddi yardımlardır. Fakat bir noktadan sonra Abbasi halifelerinin desteği, maddi yardımlarla sınırlı kalmadı, biraz daha ileri giderek bilimsel tartışmalarda taraf oldular. Bununla da kalmayıp karşıt görüşlere baskı yaptılar[319].

-İkinci sarsıntı ise Nizamiye Medreselerinin kurulmasıdır. Böylece bilimsel faaliyetler siyasal sistemin önce maddi, sonra da program denetimine girmesine neden oldu. Bilimsel faaliyetlerdeki çoğulculuk, 20. yüzyılda resmi ders kitaplarında, eğitim ve öğretimde tekliğin benimsenmesi ve fikir suçları kavramının ceza kanunlarına girmesi ile bitti. Son yüzyıllarda Batı’da akademik araştırmalar, yenilik getirip getirmediği ile değerlendirilirken, Mü’minlerin çoğunluğu oluşturduğu devletlerde “siyasal sistemi” övüp övmediği ile değerlendirildi. Artık Batı’nın gereksinimi olan beyin göçünü sürekli kılacak bir baskı İslam ülkelerinin tamamı ile beraber tüm üçüncü dünya ülkelerinde kesintisiz bir şekilde uygulamaya kondu.

-Muhammed(AS), Arap Yarımadası’nın başarılı ve zengin tüccarlarından biriydi. Muhammed(AS)’in örnek uygulamaları, doğal olarak Mü’minleri de etkiledi; fakat, zamanla ancak savaş durumunda alınabilecek ekonomik önlemler, barış döneminin ekonomik modeline dönüştü. Gümrük vergisinin normal vergi kapsamına alınması, fiyatlara müdahale edilmesi, ganîmet gelirlerinin kamu harcamalarının önemli bir kısmını oluşturması… önce ekonomiyi siyasal gelişmelerin ve müdahalelerin etkisi altına aldı, sonra da zayıflamasına neden oldu. 20. yüzyıla gelindiğinde ise ülke içinde bir ilden diğerine giden mallardan bile gümrüğe benzer vergiler alınırken bu durum yabancılar lehine tam bir “açık pazar”a dönüştü.

-Şerîa’t her şeyden önce çoğulculuk olarak sistemleşti. Mevzuattaki çoğulculuğun aksine yargıda teklik, sistemde herhangi bir çelişki yaratmadı; çünkü tek yargılama usulü içinde hareket eden sistem, tercihini tahkimden yana yaptı. Hakemlerin taraflarca birçok hakem arasından seçilmesi ile çoğulculuk, rekabet ve seçim gibi unsurlar sisteme entegre edildi. Yani halkın seçme şansı hep korundu. Bu nedenle yargılama sisteminde “tahkim” benimsendi. Hakemleri taraflar kendileri seçti. Başhakem de tarafların seçtiği hakemlerce seçildi. Temyiz makamı ise “hakem başkanlar” oldu. Medîne’nin temyiz makamı yine Medine’nin siyasi başkanı olan Muhammed(AS)’di. Ali ile Muaviye arasında hakemlik yapan kişilerin, başhakem seçmeden davaya bakmaları ilginç bir sonuç doğurmuştur; çünkü hakemlerden biri hile yaptı, fakat başhakem seçilmediğinden bu hileyi önleyecek bir makam bulunamadı. Daha sonra merkezden kadı tayinleri dönemi başladı. Kadı atama sistemi tahkimi, yani halkın yargı üyeleri arasında seçim yapmasını önledi. Kadı tayin ederek bu yetkiyi siyasal otorite kendisi kullandı. 20. yüzyıla gelindiğinde mevzuatta çokluk ve yargılama usulünde ise teklik prensibi hepten terkedildi. Kanunlaşma sistemi ile mevzuatta tekliğe gidilirken, yargıda çokluk (Şeri’yye, Nizamiye, Konsolosluk, Cemaat Mahkemeleri…) tercih edilerek şerîa’t sistemi hepten terk edildi. Onun yerine kara Avrupa’sında uygulanan “tahkik sistemi” benimsendi. Böylece adalet, bitimi yıllar süren davalar arasında kaybolup gitti.

-Başlangıçta Kur’an’ın bütün dini inanışlara ve mensuplarına tanıdığı geniş hürriyetten herkes yararlandı. Muhammed(AS)’in uygulamaları da unutulacak gibi değildir. Şerîa’t düzeninin dinde sağladığı çoğulculuk, uzun yıllar bozulmadan korundu; fakat son yüzyıllara gelindiğinde Batı’da İslam Uygarlığı’nın etkisi ile kavramlaşan laiklik, her dini inanışa ve mensubuna dinini yaşama ve tanıtma hakkı tanıma anlamı kazanırken, halkı müslüman olan İslam ülkelerinde kimi devletlerin veya halkların bu kavrama karşı tutum takınmaları oldukça şaşırtıcı oldu. Oysa hiçbir dönemde Mü’minlerin başka dinlere tanıdığı hürriyetler, Batı’da farklı inanç gruplarına tanınmadı. İslam tarihinde dini cemaatlerin özel hukuka ilişkin özerkliklerine bugün bile Batı’da rastlamak mümkün değildir. Bunun da ötesinde Avrupa Birliği, mahkeme kararları ile bu tür özerklik taleplerini düzeni yıkıcı suçlar kapsamına aldı. Batı henüz bu düzeye gelemedi. Buna rağmen Mü’minlerin laikliğe tepki göstermeleri, ister istemez bazı soruları gündeme getirdi. Acaba günümüzün Mü’minleri laikliğe tepki gösterirken Mü’minlerin yakın tarihlere kadar başka dinlere tanıdıkları hürriyetten haberdar değiller miydi? Yoksa bu hürriyet, uzun yıllar farkında olunmayan bir gelenek, bir alışkanlık mıydı? Ya da, yaşadıkları gelişmeleri anlayamıyorlar mıydı?

-Muhammed(AS), insanın ihtiyaç duyabileceği birçok konudaki örnek davranışlarını büyük kalabalıklar içerisinde göstermiştir. İnsanın eğlenmeye gereksinim duyacağı gerçeğinden hareketle bu konuda da ilginç örnekler sergilemiştir[320]. İşte o, en belirgin örneğini günün büyük kısmını içinde geçirdiği mescidinde sergiledi. Bir bayram günü Habeşistan’dan gelen müzik ve dans grubunu mescidine davet etti, bu gösteriyi Mü’minlerle beraber, kendisi de eşi ile birlikte izledi[321]. Buna rağmen, Muhammed(AS)’in vermek istediği açık mesaj anlaşılamadı. Mü’minler, tarihin her döneminde olduğu gibi yine eğlenmeye devam ettiler. Fakat, bunu hep günah işleme psikolojisi içinde yaptılar. Bu tutum, meşru eğlence anlayışının gelişmesini engelledi. Sonunda Mü’minler, ya duygularını bastırarak eğlenmemeyi ya da eğlenirken günah işlemeyi göze aldılar. 20. yüzyıla gelindiğinde ise bütün insanlığı sarsan endüstrileşmiş eğlence sektörü incelendiğinde, Mü’minlerin eğlenmedikleri sonucuna varıldı! 

29- Arayıştaki İnsan

Batı’da Değişim

Batı’da değişime neden olan gelişmeler araştırılmaktadır. Açıklama modelleri arasında; dünyadaki gelişmelerden bağımsız olarak sadece Batılı toplumların kendi iç dinamiklerinin harekete geçmesi sonucu büyük değişim başlamıştır, türü görüşlere katılamıyoruz. Çünkü 10. ve 11. yüzyıllarda Endülüs’te gelişen bilim, sanat ve felsefenin Batı’yı etkilediği bilinmektedir; fakat değişimin ana nedeninin ekonomi olduğunu ileri sürenler, Endülüs ekonomisinin Batı ekonomisini etkilemediği görüşündeler. Oysa gerçek bu tür iddiaları yalanlamaktadır[322].

Endülüs’te gelişen ekonomi, doğal olarak Güney Akdeniz ekonomisini etkilemiştir. Ortaçağ Avrupa ekonomisinin büyük ölçüde kapalı ve tarıma dayalı feodal yapısı[323], önemli ölçüde ilk ciddi değişimi, Endülüs’ün altın parasıyla yaşamıştır. O döneme kadar vergiler “aynî” olarak toplanırken Endülüs’le yapılan ticaret sonucu altın para bolluğu nedeniyle “para” olarak alınmaya başlanmıştır. O tarihlere kadar geniş tarım topraklarına sahip olan kilise gibi vergi toplayan kurumlar, “ürün” yerine “altın para”yı benimsediler. Ürünlerini paraya dönüştüren köylü de ürün yerine para ile borçlarını ödemeye başladı. Bir süre sonra ürün stoklarının yerini para stokları aldı. Böylece işlerin yolunda gittiği yıllarda para kullanmanın sağladığı kolaylık ekonomide yapısal bir değişime neden oldu.

Üretimde yaşanan krizler, doğal olarak para elde etme zorluğuna, bu da para cinsinden ödemelerin ve alım-satımların yapılamamasına neden oldu. Bu türden krizlerle yeni karşılaşan Güney Avrupa ekonomisi, tüccar ve banker borçları ile tanıştı. Denebilir ki, 12-13. yüzyılda üretim ve tüketim ilişkilerinde ve ekonomik krizlerin karakterinde meydana gelen değişimin sonunda Avrupa feodal düzeni, Kilise Hıristiyanlığı sonrasında ilk kez altın para ekonomisi ve doğurduğu sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Öyle ki, 13. yüzyılda birçok kilise ve manastır yönetimi, tüccar ve bankerlere borçlanmak zorunda kaldı.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda Amerika’dan gelen değerli madenlerin ve kredi araçlarının yayılmasının hızlandırdığı bir piyasa ekonomisinde para, eski ekonomik ve toplumsal grupların (loncalar, kentsel cemaatler, küçük tüccar birlikleri vb) yapılarını sarsmış ve dağıtmıştır. XVII. yüzyılda toplumun bütün “yararsız” yani “çalışmayanlara” yani fakir, işsiz, sakat, hasta ve kimsesizlere yönelik hizaya sokma eylemine girişilmiş, fakir, dilenci, serseri, hırsız sayısındaki artış, zorunlu bir takibata yol açmıştır. Paris Parlamentosu daha 1532’de, aldığı bir kararla kentteki dilencileri ikişer ikişer zincire vurdurmuş ve lağımlarda çalışmaya zorlamıştır. O zamana kadar Tanrının gölgesi tarafından korunan yoksul, hasta, işsiz ve deliler XVII. yüzyılda bazen aileleriyle birlikte her tür suçlunun yanına acımasızca kapatılmıştır[324].

Özgürlüğün ancak ayrıcalıklılar için var olduğu bu dünyada, XVII. yüzyılda yoksullara tanınan yegane özgürlük, köleci Eski Mısır, Yunan ve Roma’da olduğu gibi “kaçma”dır. Bu dönemde köylülerin de ağır baskılar ve angaryalar ile ezildiği düşünülürse “aydınlanma çağı” başladığında Avrupa’da sefaletin dibe vurduğu söylenebilir. Avrupa’da XIV. yüzyılda başlayan ve önlenemeyen ayaklanmalar, XVIII. yüzyıl boyunca da devam etmiştir.

Fransız Devrimi, feodal hakları ilga etti; ancak köylünün tefeci ve mal sahibi karşısındaki kötü durumuna dokunmadı. Aynı şekilde loncaları 1791’de ilga etti; ama işçileri bu kez de işverenin insafına terk etti.

Başlangıçta bireyler arasında “eşit” bir mücadele varsayan ekonomik liberalizm, vergi ve faiz karşısındaki sermayeden yana tavrı ile devasa bir felakete dönüştü. Aslında burjuva nitelikli bu ilk liberalizm, aristokratik eski rejime karşı yapılan yıkıcı bir mücadeleydi. Eski geleneklere karşı bir meydan okumaydı. Sözü edilen özgürlük mücadelesi, aslında Avrupa’nın “yeni soyluları” menkul servet zengini tüccarlar ve bankerler için, her biri birer “ayrıcalık” olan özgürlükler uğruna halk ile “eski eski soylular” arasında süren bir mücadeleydi. Geniş halk kesimlerinin kazanacağı bir şey yoktu. Halkın kimler ve ne adına mücadele ettiğini anlama olanağı ise hiçbir zaman olmadı; fakat büyük tüccar ile bankerlerin kazandığı kesindi.

Tüccarlar, bu dönemde “tüccar kapitalizmi”ni temsil etmekteydiler. Bunlar hammaddeyi sağlamakta, ücretleri ayarlamakta, üretimi depolamakta, bu üretimi çoğu zaman uzaklara ihraç etmekte ve bunun karşılığında genelde başka avantajlı ürünler satın almaktaydılar.

Endüstrileşmenin başarı kazanmasıyla banka ve finans sektörü devasa bir atılım içine girdi. Öylesine ki, “endüstri kapitalizmi”yle aynı anda bir “malî – faizci kapitalizm” üste çıkmış ve biraz önce biraz sonra, ekonomik hayatın bütün kurumlarını yönlendirir duruma gelmiştir. Böylece faize sınır tanımaz olanaklar sunan klasik liberalizm, teorik iddiasının aksine gelişmelere öncü oldu. Liberalimiz, faize tanıdığı olanaklarla ekonomiyi hızla tekelleştiren dramatik bir olguya dönüştü. Eski Yunan ve Roma’da borçlandırılan halkın toprak, atölye ve emeği, hatta özgürlüğü kısa zamanda kimlerin eline geçtiyse, -tarih rotasında hiçbir değişiklik yapmadan aynı sonucu önce Batı’da, sonra da dünyanın her yerinde- aynı paradigma içinde hareket eden tüm toplumlarda da bu değerler yine aynı vasıftaki kişi ve sınıfların eline geçti.

30- Yeni Özgür İnsan

Batı’da Şeriat – I

LAİKLİK Aşaması

Ortaçağ’da Avrupa, takipçisi olduğu Eski Mısır, Yunan ve Roma’daki gibi, sınıflı bir toplum yapısına sahipti. Soylular ve sıradan insanlar vardı. Soylular, aralarında “yönetim”i ve “toprak”ları paylaşmışlardı. Halk ise savaşta asker, barışta soyluların topraklarında çiftçiydi. Az bir kesim de ticaret ve zenaatla uğraşmaktaydı. Ayrıca, Avrupa’da Kilise vardı ve din adamları da bir sınıftı, fakat onların durumu diğerlerinden oldukça farklıydı:

-Ortaçağ’da Batı’da, kurumlar arasında denge bozulmuş, sosyal yapı, Kilise’nin denetimi altına girmişti. Ruhbanlaşmış Hıristiyanlığın tek kurumsal temsilcisi olan Kilise, yenilik de yapamadığı için Avrupa’da ciddi ve rahatsız edici bir baskı kurmuştu. Bu yapıdan krallar, feodal beyler, aristokratlar, düşünürler, esnaf ve zenaatkarlar, hatta halk bile şikayetçiydi; fakat Avrupa’nın yapısını değiştirecek yenilikler bir türlü yapılamıyordu.

-Kilise’nin baskıcı tutumu Avrupa’nın dünyayı izlemesine engeldi. Oysa Avrupa, birçok yönden İslam Uygarlığı’ndan yararlanabilir ve yeni sentezler yaratabilirdi; fakat bu da engellenmekteydi.

-Üstelik Kilise, İslamiyet’e karşı hoşgörüsüzdü. Ayrıca Kutsal Toprakları kurtarmak, İsa’ya yardım etmek ve kafirleri yenmek için Haçlı Savaşlarını organize etmekle meşguldü…

Bazı Avrupalılar Kilise’ye rağmen, İslam Uygarlığı’na karşı başlangıçtaki olumsuz tutumlarını, bir süre sonra değiştirdiler. Birçok Avrupalı, özellikle İspanya ve Sicilya üzerinden İslam klasiklerine ulaştı; fakat Avrupa’nın sosyal yapısına egemen olan Kilise’ye rağmen, kimse İslam Uygarlığı’na ait değerleri düşünce düzeyinde bile olsa açıkça sahiplenemedi. Bu nedenle İslam klasikleri Batı’da uzun yıllar gizlice okundu.

Avrupalılar, bu ekonomik ve sosyal yapıyı Eski Mısır, Yunan ve Roma Uygarlık geleneği ile Hıristiyanlığın ruhbanlık yorumunu sentezleyerek yaptılar. Hıristiyanlığın Avrupa’ya özgü olan bu sentezi, tarihteki gelişmesini çoktan tamamlamış, kendini yenileyemediği için de çökmüştü. Yeni Avrupa’nın doğumu ise başlamak üzereydi.

Avrupa’da insanlar ya yeni düşünceler, ya da yeni ülkeler peşindeydi. Kısa sürede her ikisine de ulaşıldı. İnsanların her iki talebi, baskıya ve eskimişliğe karşı bir tepkiydi. Bu gelişmeler önce derebeylikleri, sonra da krallıkları yıktı. Statik yapıya ait yıkılan her bir değer, aynı zamanda Kilise’nin de yıkımı oldu, çünkü Kilise yeniklere karşıydı. Bunun sonunda;

-Yeni Avrupa’da “tek Hıristiyan mezhep – katolisizm” egemenliği yıkıldı. Önce “çok Hıristiyan mezhebi”, daha sonra da “çok din” anlayışı yayılma imkanı buldu. Böylece Kilise’nin siyaset, ticaret ve bilim üzerindeki baskısı zayıfladı.

Bu gelişmeler Batı’da “laikliği” kavramlaştırdı. Böylece laiklik, sosyolojik olarak Kilise egemenliğine son veren bir kurum olarak benimsendi. Aynı zamanda laiklik “tek din – tek mezhep” anlayışına karşı verilen mücadelenin de adı oldu. Avrupa laikliği benimsemekle, tıpkı İslam Ortaçağı’nda olduğu gibi çok dinli, çok mezhepli, çok tarikatlı ve çok cemaatli bir dinî ve toplumsal yapıya dönüşme sürecine girdi. 

Avrupa bu sonuca nasıl vardı, bu sonuçlar dünya için ne kadar yeniydi? Avrupa küçücük bir kıta iken, üç kıtaya egemen olan İslam ülkelerinde durum nasıldı? İspanya’dan ve diğer Avrupa ülkelerinden kaçan Yahudiler Osmanlı Devleti’ne neden sığındılar? Avrupa’nın dini baskılardan kurtulma mücadelesine İslam Uygarlığı’nın etkisi oldu mu? Bu ve benzeri sorulara verilen yanıtlar arasında Batı’yı etkileyen akımlardan birinin İslam olduğu sonucuna varılabilir mi?

Şerîa’tın doğru anlaşıldığı dönemlerde bütün dinlerin, mezhep, tarikat ve cemaatlerin sahip olduğu din hürriyetine, Batı bugün bile ulaşamadı. Avrupa bir Hıristiyan mezhebi olan Protestanlığı yüzyılı aşkın savaşların sonunda zorla benimseyebildi. Ortodoksluk ve Süryanilik hala Kilise için dini bir sorundur. Hala her mezhebin kilisesi ayrıdır. Oysa İslam ülkelerinde camiler bütün mezhepler, tarikatlar ve cemaatler tarafından birlikte kullanılabilmektedir.

Zamanla Avrupalılar kendilerini yeniledi, her yenilikle şerîa’ta, yani çoğulculuğa ve hürriyete biraz daha yaklaştılar. Fakat Avrupa kendini yenilerken, nedense Mü’minler de, her geçen gün şerîa’ttan yani çoğulculuktan biraz daha uzaklaştı, “haram!”, “yasak!”, “olmaz!”, “hayır!” gibi tepki sözcüklerini daha sık kullanır oldular.

31- İşçi İnsan

Batı’da Şerîa’t – II

DEMOKRASİ Aşaması

Batı’daki değişim, laiklikle sınırlı kalmadı; değişim, hayatın bütün alanlarını sarstı. Büyük değişimden kilise gibi feodal beyler, krallar ve aristokratlar da paylarına düşeni aldılar.

Yeni ulaşım yolları bulundu, okyanuslar aşıldı, yeni kıtalar keşfedildi… Bu hareketlilik beraberinde önemli zenginlikler getirdi. Tarıma ve küçük ticarete bağlı ekonomik ilişkiler terk edildi, kentlerde ve sanayi tesislerinde yeni bir ekonomik düzen kuruldu; fakat çalışanların kaderinde fazla bir değişiklik olmadı. Tarlada sömürülenlerin kötü kaderi, fabrikada devam etti. Avrupa’nın sanayi ve ticaretle uğraşan yeni zengin azınlığı ise, ekonomideki büyük değişimden önemli servetler kazandı. Avrupa’nın yeni efendileri bunlar arasından çıktı.

Avrupa’nın zengin azınlığı kısa sürede dünyanın zenginleri oldu. Kendilerine sürekli engel oluşturan ve büyümelerini engelleyen eskiye ait ne varsa, hepsine karşı savaş açtılar ve yendiler. Bu savaş doğrudan yapılmadı; dolaylı oldu. Savaşı hep, eskiye karşı yazılı, sözlü ve fiili, tüm siyasal, kültürel, dinî ve bilimsel muhalefet hareketleri finanse edenler kazandı. Kazananaların stratejisi hiç değişmedi.

Demokrasi de, eski siyasal düzene karşı açılan bir savaştı. Avrupa’nın soyluları belliydi ve yeni bir soylu ailenin oluşması imkansız gibiydi. Eski düzenden açıkça olmasa da en çok şikayet eden, gerçekte, yeni zengin azınlıktı. Böylece demokrasi, yeni zengin azınlığın finansmanıyla, soyluların (aristokratların) düzenini yıkan bir siyasal düşünce akımı olarak, Yunan ve Roma geleneğinden az bir farkla yeniden doğdu ve gelişti.

Tarihin her döneminde insanlara önemli çözümler sunan düşünceler doğmuştur. Fakat yeni düşüncelerin çoğu, her zaman gelişme ve yaşama geçme imkanı bulamamıştır. Demokrasi düşüncesi de böyle bir sonla karşılaşabilirdi; fakat öyle olmadı. Avrupa’da demokrasi düşüncesini destekleyen bir sermaye sınıfının olması, bu fikirlerin halka ulaşmasını kolaylaştırdı. Gerçekten halk, durumunu değiştirmek ve kendisini aşağılayanlardan kurtulmak istiyordu. İşte demokrasi yeni versiyonuyla Avrupa’da, halka geniş siyasal yetkiler tanıyan bir siyasal akım olarak yeniden doğdu. Sermaye, örgütlediği muhalefet hareketlerine gereken malî desteği vererek tüm halk katmanlarına kısa sürede ulaştı, halkın katılımı sağlandı ve kilisenin, feodalitenin, krallıkların ve aristokrasinin yıkımı gerçekleşti. Böylece sermaye sahipleri seçimleri finanse ederek ya da seçilmişleri satın alarak halk üzerinden örtülü şekilde iktidarı ele geçirdi.

Bu gelişmeler sonucu Avrupa’nın geleneksel siyasal yapısı sarsıldı ve büyük ölçüde yıkıldı. Böylece yeni zengin azınlık finanse ettikleri siyasal hareketler ile amaçlarına ulaşmakta fazla zorlanmadı. Fakat halkın demokrasi mücadelesi bitmedi; çünkü Avrupa’da her şey oluyordu; ama halkın dediği bir türlü olmuyordu. Kral gitmiş, seçilmiş krallar gelmişti. Kral ve yakını aristokratlar gitmiş, seçilmiş krallar ve onları finanse eden bankerler, sanayici ve tüccarlar gelmişti. Oysa halk demokrasiye inanmıştı ve onu yaşamak istiyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Batı’da eski anlamda kral kalmadı. Demokrasi veya cumhuriyet hızla benimsendi. Bu gelişmeler olurken banker, sanayici ve tüccar sınıfı önlerindeki bütün engelleri aşmıştı; fakat, kavga bitecek gibi görünmüyordu. Çünkü, savaş kadar acımasız kuralların işlediği yeni rekabet, bu kez zengin azınlık arasında yaşanmaktaydı. Her türlü sosyal, siyasal, dini ve kültürel değeri satın alabilecek kadar güçlenen zengin azınlık savaşların, isyanların, ihtilallerin bazen tarafı, bazen karşıtı, bazen de kışkırtıcısı oluyordu. Büyük sermaye karşısında yenilgiyi kabul etmeyen bazı siyasal hareketler diktatörlüğe yöneldilerse de satılmaktan kurtulamadılar.

Zengin azınlığın kendi arasında sürdürdüğü acımasız rekabete diktatörlerin katılmasıyla İkinci Dünya Savaşı, kaçınılmaz hale geldi. Savaş bittiğinde diktatörlük gitmiş, yeni koşullar içerisinde daha popülerleri gelmişti. Servetin geri kalan önemli bir kısmı da, azınlığın denetimine girmişti. Savaşın bütün yükünü, yokluğunu, yoksulluğunu ve ölümü halk yaşamış, savaşı “demokrasi tarafı” kazanmıştı; fakat “halkın dediği” yine olmamıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nın doğurduğu yeni koşullar, insanların bir kısmını popüler diktatörlüklere yöneltirken, diğer kısmını da demokrasi tarafında bırakmıştı. Çağın üretim araçlarını kullanamayan, dolayısıyla çağın ürettiği ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değerleri tüketemeyen Batı dışı toplumlar ise bu tartışma ve mücadelenin dışında kaldı. Onlar adeta, zaman zaman sahip değiştiren emek yoğun üretim ve pazardan oluşan uluslararası ticarî meta oldular.

Demokrasi yakasında kalan halkların demokrasiden beklentileri ise “diğerleri”nden daha iyi olacağı yönündeydi. Bu ümidin bile, demokrasi düşüncesinin tartışılmasına ve düşünce düzeyinde de olsa gelişmesine önemli katkısı oldu.

Dünyanın küresel krallığının tartışmasız sakinleri bankerler, değer anlam ifade eden her türlü ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, bilimsel ve dinî faaliyetlerin tek finansörü oldular. Her türlü “değer” satılabilir hale getirildi, sonra da alındı ve satıldı.

İkinci Dünya Savaşı sonunda bazı toplumlarda, denetimi elden bırakmamak koşulu ile daha özgürlükçü ve halka daha çok değer veren, çok partili rejimler desteklendi. Kısa süren çok partili siyasal sistem uygulamasından sonra demokratik sistem, iki partili hale dönüştürüldü. İki parti arasındaki yapay mücadeleyi fark eden halk, siyasetten uzaklaşarak mevcut refahtan yararlanma yarışına girdi.

Yönetemeyen halk, kendisine sunulan “tüketen” olma misyonunu benimserken fazla zorlanmadı. Yönetmekten amaç tüketebilmek miydi, sorusu demokrasinin kendisinden daha fazla tartışıldı.

32- Şaşkın İnsan

Günümüzde ŞERİA’T

Günümüzde şerîa’t, kavram ve fonksiyon olarak Elçiler geleneğindeki anlamını bütünü ile yitirmiştir. Bu kavrama aslî anlamını kazandırmak Mü’minlerin görevidir; fakat, bunu yapacak en son kişiler yine Mü’minler görünüyor. Çünkü Mü’minler, Mü’min olduklarından ve şerîa’tı doğru anladıklarından o kadar eminler ki; Kur’an’ı da, klasik İslam kaynaklarını da dikkatle okuma ihtiyacı duymuyorlar. Bu nedenle şerîa’t konusunda yaşanan paradoks, uzun bir süre daha devam edeceğe benziyor.

Soğuk savaşın tarafları, kavgalarına Mü’minleri de katmaya karar verdiklerinden beri şerîa’t, tersyüz olmuş anlamı ile gündemdeki yerini almıştır. Stratejistler, büyük çabalar sonucu Mü’minlerin çoğunu, şerîa’tın tersyüz olmuş anlamına ikna etmişler. Sonra da komünizme, faşizme, her türlü totaliterizme ve çağdışılığa yönelttikleri eleştirilerini, hiç bir değişiklik yapılmadan aynen şerîa’t kavramına ve ona saygı gösteren Mü’minlere yöneltmekteler.

İnsanlar öyle ikna edilmişlerdir ki; sanki, Mü’minlerin çoğunluğu oluşturduğu devlet rejimleri, farklı da olsa hepsi baskıcı, tutucu, kıyıcı, gerici, faşist, merkeziyetçi, gerikalmışçı, rüşvetçi… olmalarını şerîa’tçı olmalarına borçlular; çünkü dünyanın güçlü medya kuruluşları yaptıklar yazılı, görsel ve sözel yayınlarda sanki şerîa’t biliniyormuş gibi, hep şerîa’tı ve şerîa’tçıları suçlamaktalar. “Suçlular” her gün onlarca değil, yüzlerce kez şerîa’tçı kimlikleri ile metinlerde, konuşmalarda, haberlerde, ekranlarda ve anfilerde yer almakta. Doğal olarak bu kadar aşağılanan bir kavramın artık araştırılmaya değer önemli bir tarafı da kalmamaktadır. Zira, şüpheler izale edilmekte(!) ve bunun aşağılık bir şey olduğu konusundaki tereddütler, en ikna edici yöntemlerle giderilmektedir!

Şerîa’ta nostaljik bir duygu ile bağlanan kimi Mü’minler, şerîa’tın ne olduğunu bilmeseler de, eleştirildiği kadar kötü bir şey olduğunu asla kabul etmemekteler ve ne olduğunu bilmeseler de ona inanmaktalar; çünkü şerîa’tın konusu ve bilgisi yaşamın konusu olmaktan çoktan çıkmış; bir inanç(!) konusu olmuştur. Onun iyi bir şey olduğunu düşünmek dahi kimilerine yetmektedir. Bu nedenle, kavramla olan aralarındaki manevi bağı sürdürmek hoşlarına gitmektedir.

Bugün soğuk savaşın tarafları, Mü’minleri aralarında birbirlerine karşı kullanmaktadır; ama gün gelecek Mü’minleri karşı tarafa kaptıran taraf, sırf uğradığı zararı aza indirmek için İslam’ın, şerîa’tın ve dinin doğrusunun anlatılmasına yardımcı(!) olacaktır. Onların, o gün de çıkarı bu yönde olacaktır! Bu gelişmeler içinde Mü’minlerin durumu bir süre daha değişmeyecektir.

Ama her şeye rağmen, her konuda olduğu gibi şerîa’t konusunda da, doğruyu bilen az sayıda araştırmacı olacak. Zamanı geldiğinde her gerçek gibi, bu bilgiler de gündemdeki yerini alacaktır.

Şerîa’t günümüzde;

-Siyasette katılımcı – çoğulcu demokrasinin,

-Ekonomide faizsiz liberalizmin,

-Dinde dindar laikliğin ve

-Bilimde de tam bir fikir serbestliğinin “birlikte ve çelişkisiz“ uygulanması ile ancak mümkün olabilecektir. Bunlardan birinin olmaması düzenin şeri’ olma özelliğini ortadan kaldırması için yeterlidir; çünkü hukukta çoğulculuk olacaksa tek din veya mezhep olamayacak; olursa çelişki doğacak ve çatışmaya neden olacaktır. Bu da çatışan taraflardan birinin tasfiyesini zorunlu kılacaktır.

Oysa şerîa’t çelişkisiz ve çatışmasız, çıkar paralelliğine dayanan, uzlaşmacı bir düzenin adıdır. Bir alanda çoğulculuğu yaşatmak, ancak diğer bütün kurumların da çoğulcu bir modelle yapılanması ile mümkündür. Bundan dolayıdır ki, şerîa’t, sadece ve sadece ekonomide, bilimde, siyasette ve dinde çoklu bir modelle birbirine entegre olmuş bir sistem ise yaşayabilir. Bunun dışında tekliği, tekelciliği, baskıyı, hukuksuzluğu, yasakçılığı çağrıştıran bütün şerîa’t tanımlamaları ancak ve ancak, bir suçlamadır veya en azından kabul edilemez bir yanlıştır.

Ne yazık ki; bu şerîa’tın stratejik karşıtları kadar, Mü’minler de şerîa’tın doğru tanımına muhalif hale getirilmiştir.. İşte, işler bu noktada karışmakta, sorun da bu noktada çözümsüzleşmektedir.

Günümüzde demokrasi, liberalizm, laiklik ve fikir özgürlüğü yükselen değerler olarak Batı’nın tekelindedir; üçüncü dünyanın ise savaştığı kavramlardır. Batı’nın yükselen değerlerinin Batı dışında savaşılan değerlere dönüşmesi oldukça şaşırtıcıdır.

Şerîa’tı terk edenler, az bir pahaya faşizmi, baskıyı, hukuk ihlalini, zulmü, faizi, ağır vergileri, işsizliği, rüşveti, ihaneti… satın aldılar. Geniş caddelerine  “şari’ ” diyen kavimler, nedense şerîa’tın “çoğulculuk” olduğunu bir türlü fark edemediler. Her gün büyük kalabalıkların gelip geçtiği şari’lerde (caddelerde), herkesin kendi şeridini kurallara uygun bir şekilde kullandığında hiçbir problemle karşılaşmadıklarını gördüler; fakat, şerîa’tın çoklu prensiplerinin benimsendiği ve uygulandığı bir toplumda herhangi bir problemin çıkmayacağını asla düşünemediler.

33 – Girişimci İnsan

Gelecekte ŞERİA’T

Tarihsel gelişmeler izlenerek şerîa’tın gelecekte nasıl bir anlam kazanacağı tahmin edilebilir:

– Şira’, gelecekte bireylerin irade ve rızaları ile oluşturdukları siyasi, mesleki, dini ve bilimsel topluluklar anlamı kazanacaktır.

– Sivil toplum (şira’lar) yeniden tanımlanacak, güçlenecek ve kamu hizmeti üstlenen yarı resmi kuruluşlar olacaktır. Bireyler tercihlerine göre ya bir şira’yı seçecek ya da aynı düşünceyi paylaşanlar bir araya gelerek konusuna göre yeni bir şira’ (topluluk) oluşturacaklar.

– Bireylerin şira’lardan ayrı kişilikleri olacak, yani kişilerin, üyesi oldukları topluluğun tüzel kişiliğinden ayrı, müstakil kişilikleri de olacak. İsteyen istediği şira’dan ayrılabilecek ama şira’sız, yani örgütsüz yaşayamayacak!

– Her şira’, üyesini konusuna göre primsiz sigortalayacak. Şira’ üyeleri arasında “müteselsil kefalet” bağı kurulacak, prim, zarar olursa ödenecek. Bireyler ve topluluklar arasındaki ilişkiler, sıvılardaki moleküllerin ilişkileri gibi olacak.

– Kamu hizmetleri yarı resmi sivil topluluklar (şira’lar) tarafından “çoklu” ve “rekabet – yarış” kurallarına göre yapılacak, sosyal yapıyı dayanışma ortaklıkları oluşturacak.

          – Doğal kaynaklar insan, hayvan ve bitki türlerinin ihtiyaçları dikkate alınarak kullanılacak. Her beldede o yörenin toprak ve iklim özelliğine uygun tarım ve hayvancılık yapılacak.

– Kan bağına göre oluşan topluluklar varlıklarını sürdürebilecek; fakat, soylarını kalıtımsal hastalıklardan arındırmak ve güçlendirmek için, farklı ırklarla evlenmeyi tercih edeceklerdir.

– Kültürel bağlar güçlenecek; geleneksel kültürlerin yeni sentezleri önem kazanacak.

– Beslenme, sağlık, konut, eğitim, iş sahibi olma, nitelikli çevre insan hakkı olacak ve sorun olmaktan çıkacaktır.

– Herkesin gün boyu çalışabileceği ekonomik ve sosyal görevleri olabilecek; tembellik suç olmayacak.

– Ulaşım ve haberleşme ücretsiz olacak.

– Merkez – taşra farkı ortadan kalkacak. Yerinden yönetim ve doğrudan demokrasi önem kazanacak.

– Karalar gibi denizler ve hava sahası da parsellenecek.

          – Bireyle beraber küçük topluluklar da önem kazanacak.

– İnsanlar arasındaki ilişkilerde hukukun önemi artacak.

– ”Akit serbestliği“ hukukun ve devletin yapısını belirleyen en önemli kavram olacak. Bu serbestliğin sağladığı imkanlar sayesinde çok sayıda yarı resmi “hukuk ekolü” oluşacak ve mevzuatı bunlar yapacak.

– Yargıda “tahkim” benimsenecek.

– Birey, elektron gibi düşünülecek, ihtiyaçları kolayca izlenebilecek ve karşılanacak.

– Matematik sosyal bilimlerin temeli olacak.

– Hukuk ve yönetim gelecekte en çok tartışılan konular olacak.

          – Nüfus artacak.

– Temsili demokrasi önemini koruyacak.

– Devletler arasında rekabet ve çatışma olacak ve savaşlar önlenemeyecek.

– Savaşlar ordular arasında olacak ve daha az sivil ölecek.

          – Hakem başkanlık sistemi benimsenecek.

– Birey dayanışma ortaklıkları içinde daha da güçlenecek, fakat lidersiz olmayacak.

– Devletler varlıklarını, halkın irade ve rızaları ile oluşturdukları yarı resmi – sivil toplum kuruluşları ile sürdürecekler.

– Askerlik, kadın ve erkeğin gönüllü yaptığı bir kamu hizmeti olarak önemini koruyacak.

– Hava, toprak, su, çevre, biyolojik çeşitlilik insanlığın ortak varlığı kabul edilip korumaya alınacak.

          – Dini hürriyetler artacak, baskılar azalacak.

– İnsanlar istedikleri dinleri öğrenme ve yaşama haklarını özgürce kullanacak. Bazı dinler önemini yitirecek. Bazı dinler de hemen her toplulukta yayılacak. Birçok din, bir toplulukta faal olarak birlikte varolabilecek. Dinler arasında savaş olmayacak, ama rekabet ve yarış artacak. Böylece dinler eğitim, sağlık, ekspertizlik gibi sabır ve güven gerektiren sosyal sorumluluklar üstlenerek daha fonksiyonel hale gelecek.

          – Ortaklık ekonomisi gelişecek. Üretim, küçük ve orta boy işletmelerce yapılacak.

– Üretimi, siparişler planlayacak.

– Eksi faiz benimsenecek.

– Gümrükler ve kotalar kalkacak, dünya bir tek pazar olacak.

– Vergiler üretimden alınacak ve oranları düşecek.

– Açlık endişesi azalacak, refah yarışı artacak.

          – Teknolojide ulusal standartlar oluşacak. Doğaya geri dönebilen teknoloji önem kazanacak.

– “Önce temizlik” ekonomik, sosyal, özel ve kamusal yaşamın temel ve evrensel kuralı olacak.

– Bilgisayarın önemi artacak.

– Uzay araştırmaları tüm devletlerin ortak finansmanı ile sürdürülecek. Uzayda yaşamın olduğu gezegenler bulunacak ve yeni insanlarla tanışılacak. Böylece dünya tek bir tüzel kişilik tarafında temsil edilecektir…

Değerlendirmeler :

 

 

H. Altuntaş

Çalışma gerçekten de yoğun bir araştırma ve onu takip eden özgün bir sistemleştirme çabası taşıyor. Özetle ifade edilecek olursa, insanlık tarihini eserinde sosyolojik evrimsel süreçleri öne çıkararak inceleyen müellif, tarihteki sosyal gelişme ve değişmeleri karmakarışık veriler yığını olarak değil, yönü belli olan bir gelişme sürecinin parametreleri olarak kullanıyor. Bunu yaparken de, tek bir yönteme bağlı kalmadan çeşitli enstrümanlar kullanıyor.

Bu enstrümanlardan en başta geleni, yaşayan ya da bir zamanlar yaşamış olan kelimelerin tarihsel izlerini sürerek onları sosyal antropolojinin kayda değer ipuçları olarak kullanması, insanlık tarihinin merkezine yerleştirdiği Mezopotamya ve semitik kavimler, başta belirttiği yönteme uygun olarak filolojik ve linguistik bir analizle uygarlığa yön veren ana havza olarak gösteriliyor. Bu havzanın doğrudan etkilediği fakat kendine özgü idari ve sosyal bir yapılanması da olan Mısır havzası ve doğrudan Mısır, dolaylı olarak da Mezopotamya’dan etkilenen Eski Yunan ile bu medeniyet havzalarının sayısı üze çıkarılıyor. Mezopotamya sınıf ayrımının minimal düzeyde olduğu, yatay ve gevşek bağlı idari ve sosyal bir yapılanmayı; Mısır, güç odaklı ve merkeziyetçi bir otoriteryanlığı, Eski Yunan ise nihai bir sentezle, bir yönüyle Mezopotamya gibi gevşek bir ademi merkeziyetçiliği, bir yanıyla da Mısır gibi güç ve zenginliği esas almış olan sınıflı bir toplum yapısını temsil eder gösteriliyor. Çalışma boyunca, dikkat çekici bir şekilde, bu tarihsel gelişim sürecinin olumlu dönemeçlerindeki Semitik etkiler vurgulanıyor, ana değiştiriciler olarak gösterilmeme dikkatsizliğine düşülmüş olsa bile, peygamberlerin rehberlikleri de unutulmuyor. (Eğer bu dikkatsizliğe Mezopotamya’ya verilen aslî değerin o bölge toplumlarının Nuh’un ilk varisleri olduğu ön kabulüne bağlı kalınarak düşülmüşse, bu noktanın daha iyi vurgulanmış olması gerekirdi.) Tarihin daha sonraki safhaları, bu üç havza arasındaki etkileşmeler, iletişim, sentez, ayrışma, benzeşme ve farklılıklarla sürüp gitse de daima insanın sosyal olarak evrilmesi ile devam edip gidiyor. Öyle ki, müellif, gelecekteki sosyolojik aşamalara projeksiyon yaptığı bölümün son sayfasında, tezini, gelecekte uzayda başka insan topluluklarının da yaşamakta olduğunun anlaşılacağını ve dünyanın tek bir tüzel kişilik tarafından temsil edeceğini öngörerek bitiriyor.

Okumaktan büyük haz aldığım bu çalışmanın müellifine şu birkaç soruyu sormak isterdim:

  1. Çalışmanızın ilk seksen sayfasında, ortaya koyduğunuz özgün perspektifi, kelime “fosiller”inin izini sürerek sürdüreceğiniz kanısını edindim.
  2. Öne çıkardığınız kelimelerin izini sürmekle, modern sosyal antropolojinin verilerini doğrulamak amacını mı güttünüz, yoksa aynı verileri bu kelimelerle yeni bir düzene soktuğunuz kanısında mısınız? Eğer ikincisiyse, aynı yolu neden sekseninci sayfadan itibaren devam ettirmediniz? İnsanın gelişme evrelerine ilişkin Modern Antropolojinin tarih ve isimlendirmelerini aynen kullanmış olmanızın, başta takip edeceğinizi belirtmiş olduğunuz dilbilimsel yöntemi hangi amaçla tercih ettiğinize dair bir belirsizlik oluşturduğunu düşünüyor musunuz?
  3. Kavramlaştırma çabanız başlı başına özgün bir perspektif. Fakat bunun için kelimelerin izini sürmeniz gerekir miydi? Yok, eğer gerekir idiyse bunu sonuna kadar neden devam ettirmediniz? Çünkü, izini sürdüğünüz ve her birini bir aşama için kullandığınız kelimelerin, insanlık tarihinin kronolojik pratiğine uygun olup olmadığını hangi kanıtlarla tespit ediyorsunuz? Eğer bunun ispat edilebilir bir şey olması gerekmiyorsa, o kelimeleri hesaba katmadan, doğrudan modern bilimin verilerini kullanarak da kurabileceğiniz intibasına izin vermiş oluyorsunuz.
  4. Çalışmanızın son sayfasında, uzayda başka insanların da yaşamakta olduğunun anlaşılacağına ilişkin öngörünüzü hangi bilimsel ya da dilbilimsel veriye dayandırdınız? İleriye dönük bu öngörünün simetriği sayılabilecek bir ön kabulün, kavramsallaştırmaya çalıştığınız tarihsel dönemler için de söz konusu olup olmadığı hakkında neler söylemek istersiniz?
  • Çalışmanızın bana en heyecan veren yanı, modern sosyal bilimlerin zaten yapmakta olduğu sosyal antropolojik çalışmalarla ilgili kısımlar değil, doğrudan kelimelerin maceralarıyla ilgili özgün yaklaşımınız oldu. Ufuk açıcı, özgün ve iyi ifade edilmiş çalışmanızdan çok etkilendim. Gelecekte de pek değerli eserler üretmeye devam edeceğinizi umuyorum. Kelimelerin izlerini sürmeye, Kur’an’a dayalı çalışmalar yapmaya, nafiz yorumlarınızla bize yararlı olacak eserler üretmeye devam edecek misiniz?

Sonuç: Özgün bir çalışma.

Süleyman Karagülle

Tarihte pek çok kitap yazılmış, bunlar sonraları okunmuş ama çoğunun insanlığın gelişmesinde hemen hemen etkisi olmamıştır. Belki de sadece onu okuyanların zihinlerine bir etki yapmıştır. Mesela İbn-i Haldun böyle bir kişidir. “Marifetname” sahibi ve Muhyiddin-i Arabi de böyledir. Ekol kuranlar ise tarih boyu etki yapmıştır. Peygamberler cemaat oluşturdukları için bugün varlıklarını sürdürmekteler. Sokrat, Aristo, Eflatun ekol kurdukları için etkili olmuşlardır.

Biz İzmir’de Akevler Kooperatifi’ni böyle bir fikir kulübü olarak kurduk ve gelişmesi için de çok çalıştık. Akevler’in kuruşlunda hizmeti geçenler eserler verdiler; ancak sonra her biri dünya hayatına daldı ve ekol oluşma şansını yitirmeye başladı. Yazılarımı Reşat Erol düzeltiyor ama bunlara katkıda bulunacak yeni araştırmacılar çıkmıyordu. Doktora  ve doçentlik çalışmaları dışında Akevler bir türlü ekolleşemiyordu.

Bu arada Harun Özdemir ortaya çıktı. Yüksek Lisans yaptı ama doktora çalışması engellendi. O buna rağmen ilmi çalışmalarını sürdürdü. Birinci orijinal eseri “İki Kader İki Lider” adlı kitabını yayımladı. İkin baskısının yapıldığı bu kitabında Türkiye Cumhuriyeti’nin genel siyasetine yeni bir anlayış getirdi. Üçüncü baskısı çıkmak üzere iken şimdi de ikinci kitabını yayıma hazırladı. Yeni kitabında tamamen yeni olan bir ilim metot kullanmıştır. Bu metod tamamen kendisinin özel buluşudur ve kendi katkıları ile oluşturmuştur. Okuyucu bu araştırmada nelerin yapıldığını tam olarak kavramakta zorluk çekebilir. Bu nedenle insanlık tarihi safhaları ile giriş kısmında açıklanması gerekir.

Şahsi araştırmalarıma göre sosyal kuruluşlar yirmi beş tanedir. Bunların tarihte geçirdiği evrimler vardır. Ama biz şimdilik sadece dört müessese üzerinde yoğunlaşmış bulunuyoruz. Bunun ilk yayınını birlikte çalıştığımız günlerde Arif Ersoy tarafından doçentlik tezinde ve sonra Süleyman Akdemir doktora ve doçentlik çalışmalarında yayınladı. Prof. Necmeddin Erbakan bu çalışmaları Adil Düzen adı altında benimsedi. İşte Harun özdemir bu çalışmalara dayanmaktadır ve Akevleri ekolleştirme adımlarını atmaktadır.

Yine Akevler’de yapılan ortak çalışmalarda, Kur’an’ın kelimeleri etimolojik olarak ele alınmakta ve bir Kur’an meali ve yorumu hazırlamaktadır. Harun Özdemir Akevler’in ortak çalışmalarında ortaya konan tarihi aşmaları Batı kaynaklı tarih çalışmalarına dayanarak, tarihsel olayları kavramların gelişme seyri açısından inceleyip belgelendirmektedir. Bu arada şerîa’t kelimesini ele alarak tarihte şerîa’tla ilgili kavramların nasıl geliştiğine dair tespitler yapmaktadır. Tesbit diyorum, çünkü yaptığı tamamen ilmidir. Örneğin, “mızrak” avcılık döneminde ortaya çıkmışsa kelime de “mızrağı yöneltmek” anlamını o tarihte kazanmıştır. Aksi düşünülemez. Böylece dil ile tarih arasındaki bağı kurmuştur. Dile dayalı bu çalışmalar geliştikçe arkeoloji, antropoloji hatta tarih adı altında yazılan kitaplardan çok daha geniş ve kesin bilgiler verecektir. Önemli olan bu metot üzerinde çalışmaktır.

Harun Özdemir’in bu çalışmasında uyguladığı sistem tutarlıdır ve isteyenler bu sistem içinde katkılarda bulunabilir. Bence bu yönteme göre çok acil olarak ele alınması gereken kelime “din”dir. Kur’an’da “din” “düzen” anlamında kullanılmıştır. Oysa bugün bu mistisizm anlamında kullanılmaktadır. Bugün bizim din dediğimiz şeye Kur’an “takva” demektedir. Kur’an ile çağımız anlayışındaki çelişkiler bu tür kavram kargaşasından ortaya çıkmaktadır.

Son olarak bir şeyi açıklamam gerekir. Türkiye toprağı ile ülkesiyle bölünmez bir bütündür ama onun hakkında bilgi dinebilmemiz ve ondan yararlanabilmemiz için onu illere, ilçelere ve köylere ayırmamız gerekir. Ancak ondan sonra söylediğimiz cümlelerin anlamı netleşir. “İstanbul’un nüfusu on milyondur” diyebilmemiz için sınırlarını çizmiş olmamız gerekir. Bu sınırların olması zorunludur. Buradan veya şuradan geçmiş olması önemli değildir. İşte bunun gibi biz tarihi parçalamak zorundayız ve devir devir anlamaya çalışmalıyız. Bunun böyle yapılması zorunludur ama şöyle veya böyle olması o kadar zorunlu değildir. Ama bir noktayı birlikte benimsemeliyiz. Harun Özdemirşerîa’t” kelimesi çevresinde bir takım aşamalar belirlemiştir. Bu Akevlerin ortak çalışmaları ile, Batı kaynaklarının değişik görüşlerinin bir sentezidir ve orjinaldir.

K   A   Y   N   A   K   Ç   A

Abdurrahman Bedevî, Batı Düşüncesinin Oluşumunda İslam’ın Rolü, Çev. Muharrem Tan, İz Yay., İstanbul, 2002

Ahmed b. Hanbel, Müsned, İstanbul, 1982

Ahmed Refik, Büyük Tarih-i Umumi, İstanbul, 1328

Ahmet Musaoğlu, Uygarlığın Tarihi, Vural Yay., İstanbul, 1999

Akın Düren, Klasik Roma Hukukunda Delegation, A.Ü.H.Fak. Yay., Ankara, 1968

Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Teori Yay., Ankara, 1986

Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, Çev. Füsun Elioğlu, YKY, İstanbul, 2002

Ali Osman Ateş, İslam’a Göre Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Adetleri, Beyan Yay., İstanbul, 1996 

Ali Yücelalp, Modern Mantık, İzmir, 1982

Anne Robert Turgot, Oeuvres de M. Turgot Ministre d’état, Précédées et accompagnées de Mémoires et de Notes sur sa Vie, son Administration et ses Ouvrages, 9 Cilt, Paris, 1808-1815

Anne Zali – Annie Bethier, L’Aventure des écritures, Bibliothéque Nationale de France, 1997  

Astour, M.C., Hellenosemitica: an Ethnic and Cultural Study in West Semitic Impact on Mycenaean Greece, Leiden: Brill. 1967

Astour, M.C., Hellenosemitica: an Ethnic and Cultural Study in West Semitic Impact on Mycenaean Greece, Leiden: Brill. 1967

Avram  Ğalanti, Üç Sami Vazi’ Kanunu –Hamurabi, Musa, Muhammed– İstanbul, 1927

Baron, S.W., The Russian Jew under Tsars and Soviets, New York, 1976

Bernal, M., Cadmean Letters: The Westward Diffusion of The Semitic Alphabet Before 1400 BC, Winona Lake: Eisenbrauns. 1988

Bernard Lewis, Tarihte Araplar, Çev. Hakkı Dursun Yıldız, Anka Yay., İstanbul, 2001

Bridges, J.K., Başlangıçtan Bugüne Kadar Kara Ulaştırma Tarihi, Akın Kitabevi, İstanbul, 1968

Buhari, Sahih, İstanbul, 1982

Calvin Wells, İnsan ve Dünyası, Çev.Bozkurt Güvenç, Remzi Yay., İstanbul, 1994

Carl Faulmann, Yazı Kitabı, Çev. Itır Arda, T. İş Bankası Yay., 2001

Celal Saraç, İyonya Pozitif Bilimi, Yeni Zamanlar, İstanbul, 2002

Celal Yıldırım, Mantık, V Yay., Ankara, 1987

Cevherî, İsmail b. Hammad, Tacü’l Luğa ve Sıhâhü’l A’rabiyye, Beyrut, 1979

Claude Levi – Strauss, Yaban Düşünce, Çev. Tahsin Yücel, YKY İstanbul, 2000

Clément Imbault Huart, Arab ve İslam Edebiyatı Tarihi, Çev.Cemal Sezgin, Ankara

Cross, F.M., “The early alphabetic scripts”, Cross (der.), Symposia, Celebrating the Seventy – Fifth Anniversary of the American Schools of Oriental Research (1900-1975), içinde, Cambridge, Mass., 1979

Cubran Mes’ud, el-Raid, Beyrut, 1967

Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, Ege Ünv. Ed. Fak. Yay., İzmir, 1984

Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistanî, es-Sünen, Çağrı Yay. İstanbul, 1992

Ebu Hüseyin Ahmed b. Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, Beyrut, 1991  

Ebu Hüseyin Ahmed b. Faris b. Zekeriyya, Mücmelü’l Luğa, Beyrut, 1986

Ebu Mansur Muhammed b. Ahmed el- Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, Kahire, 1964  

Ekber S. Ahmed, İslam ve Antropoloji, İnsan Yay., İstanbul, 1995

Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, TÜBİTAK, İstanbul, 2002

Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net Yay., Ankara, 2000

Emily Vermeule, The Fall of the Mycenaean Empire, Archaeology, 1960

Ernst H. Gombrich, Dünya Tarihi, Çev. Ahmet Mumcu, İnkılap Yay. İstanbul, 1997

Esat Çam, Siyaset Bilimi, Der Yay., İstanbul, 1984

Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yay. Ankara, 1996

Fiorella Imporati, Hitit Yasaları, Çev. Enendiz Özbayooğlu, İtalya Kültür heyeti, Ankara, 1992

Firuzabâdî, Muhammed b. Yakub, Kamusu’l Muhît, Beyrut

Francis Duornik, Konsiller Tarihi – İznik’ten II. Vatikan’a– TTK Yay., Ankara, 1990

Friedrich, J., Phönizisch-punische Grammatik, Roma, Analecta Orientalia,1951

Frontenrose, J, Python: Astudy in Delphic Myth an its Origins, Berkeley, University of California Press, 1959

Füruzan Kınalı, Eski Anadolu Tarihi, TTK Yay., Ankara, 1987

George G.M. James, Stolen Lgacy, The Greek were not the authors of Greek Philosophy, but the people of North Africa, commonly called the Egyptians, New York, Philosophical Library

Georges Duby, Orta Çağ İnsanları ve Kültürü, Çev. M.Ali Kılıçbay, İmge Yay., Ankara, 1990

Georges Jean, Yazı İnsanlığın Belleğe, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002

Giovanni Sartori, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Çev. Tuncer Karamustafaoğlu – Mehmet Turhan, T.D. Vakfı, Ankara, 1993

Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, Çev. Mete Tunçay – Alaeddin Şenel, Alan yay. İstanbul, 1995

Guy Bunnens, L’expansion phénicienne en méditerranée: Essai d’interprétation fondé sur une analyse des traditions littéraires, Institut Historique Belge de Rome, 1979

Gülnihal Köken, İlkçağda Eğitim Felsefesi, Alfa Yay., İstanbul, 2003

Güngör Karauğuz, Hitit Devleti’nin Siyasi Antlaşma Metinleri, Çizgi Yay., Konya, 2002

Güven Arsebük, İnsan ve Evrim, TTK Yay.

Halil b. Ahmed el-Ferahidî, Kitabü’l A’yn, Beyrut, 1988

Hasan Tahsin Uçankuş, Akreoloji -Tarih Öncesinden Perslere Kadar Anadolu– Kültür Bakanlığı Yay. Ankara, 2000

Hegel, G.W.F., Lectures on the History of Philosophy, T. E.S. Haldane – F.H. Simson, 3 Cilt, 1892, London

Hemman de Witt, Analogik, 1989

Henri Pirenne, Ortaçağ Kentler, Çev. Şadan Karadeniz, İletişim Yay., İstanbul, 1990

Horst Klengel, Kral Hammurabi ve Babil Günlüğü, Çev.Nesrin Oral, Telos Yay., İstanbul, 2001

Hüseyin Küçükkalay, Kur’an Dili Arapça, Manevi Değerleri Koruma ve İlim Yayma Cemiyeti Yay., Konya, 1969

Işın Yalçınkaya, Alt ve Orta Paleolitik Yontmataş Endüstrileri Biçimsel Tipolojisi ve Karain Mağarası, TTK Yay.  

İbn-i Düreyd, Ebu Bekr b. Hasani’l Ezdi’l Basrî, Kitabu Cemhereti’l Luğa, Bağdad

İbn-i Manzur, Celaleddin Muhammed b. Mükerrem’ül Ensarî, Lisanü’l A’rab, Beyrut, 1990

İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın, İstanbul, 1992

İlhami Güler, Sabit Din Dinamik Şeriat, Ankara Okulu Yay. 1999

İsmaîl b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, Beyrut, 1994 

Jacob Brorowsky, İnsanın Yücelişi, Çev.Filiz Ofluoğlu, Milliyet Yay. 1975

James Mellart, Yakın Doğu’nun En Eski Uygarlıkları, Arkeoloji ve Sanat Yay.

Jean Bodin, Method for the Easy Comprehension of History, Çev. B.Reynolds, New York, Columbia University Press, 1945

John A. Wilson, The Culture of Egyp, Chicago Unv. Press, 1951  

John Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, Çev. Füsun Doruker, Sabah Kitapları, İstanbul, 1995

John V.A. Fine, The Ancient Greeks, A Cricial History, Cambridge: Harvard University Press, 1983

Jones, T., The Sumerian Problem, New York, John Wiley and Sons, 1969

Kadir Albayrak, Keldaniler ve Nasturiler, Vadi Yay., Ankara, 1997

Karl Marx, Kapital, Çev. Alaattin Bilgi, Ankara, 1986

Ksenophon, Yunan Tarihi, Çev. Suat Sinanoğlu, TTK Yay., Ankara, 1999

Kyle McCarter, The Antiqutiy of the Greek Alphabet and the Early Phoenicin Scripts, Missoula, Montana: Scholars Press for Harvard Semitic Museum. 1975

L. H. Morgan, Eski Toplum I,II, Payel Yay.   

L. S. B. Leakey, İnsanın Ataları, Çev. Güven Arsebük, TTK Yay., Ankara, 1971

Lauer, J.F., Observations sur les Pyramides, Kahire, Institut Français d’Archéologie Orientale, 1961

Levent Öztürk, İslam Toplumunda Birarada Yaşama Tecrübesi, İnsan Yay., İstanbul, 1995

Mahmut Koloğlu, Ekonomi Doktrinleri Tarihi, Ankara, 1966

Mark R. Cohen, Haç ve Hilal altında Ortaçağda Yahudiler, Çev.Ahmet Fethi, Sarmal Yay., İstanbul, 1997

Martin Bernal, Kara Atena, Çev. Özcan Buze, Kaynak Yay., İstanbul, 1998

Maurice Bucaille, Lovay Fatoohi, Shetha Al-Dargazelli, Musa ve Firavun – Çıkış Kitabı, Çev. Ayşe Meral, Kapaklıkaya, Gelenek Yay., İstanbul, 2002 

Mc Neill H. William, Dünya Tarihi, Çev. Alaeddin Şenel, Kaynak Yay., İstanbul, 1985

Mehmet Ateş, Mitolojiler ve Semboller, Aksiseda Matbaası, İstanbul, 2001

Mehmet Kaan Polatlar, İnsanlığın Atılım Çağları, Ceylan Yay., İstanbul, 1996  

Mehmet Tavfik Özcan, İlkel Toplumda Toplumsal Kontrol, Özne Yay., İstanbul, 1998

Meneham Stern, Greek and Latin Authors on Jaws and Judaism, C.1, From Herodotus to Plutarch, Kudüs, Israel Academy of Humanities and Sciences, 1974

Metin Özbek, Dünden Bugüne İnsan, İmge Yayınları, Ankara, 2000

Michelet, J, Histoire Romaine, Kitap.2, 3. Bölüm, Paris, 1831

Muazzez İlmiye Çığ – H. Kızılyay, Sümer Çağına Ait Nippur Hukuki ve İdari Belgeleri, TTK Yay., Ankara, 1993

Muhly, J.D., “The role of the Sea Peoples in Cyprus during the L.C. III period”, Cyprus ar the Close of the Late Bronze Age içinde, V. Karageorgis (der.), Lefkoşe: Leventis Foundation, 1984

Mustafa Kalkan, Ordu ve Savaş Stratejileri, Kaynak Yay., İzmir, 1995

Müslim, İbnü’l Haccac el-Kureyşi, Camiu’s Sahih, Çağrı Yay., İstanbul, 1992

Nebi Bozkurt, Hadis’te Foklor Eğlence, Marmara Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Yay., 1977

Nesai, Sünen, İstanbul, 1981

Neşet Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara Ünv. İlahiyat Fak. Yay., 1982

Neugebaure, O., Mathematical Cuniform Texts, New Haven: American Oriental Society and the American Schools of Oriental Research, 1945

Nurettin Şazi Kösemihal, Sosyoloji Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982

Özer Ozankaya, Toplumbilime Giriş, A.Ü.S.B. Fak. Yay., Ankara, 1977

Peter A. Clayton – Martin J. Price, Antik Dünyanın Yedi Harikası, Çev. Betül Avunç, Homer Kitabevi, İstanbul, 1999

Peter Kingsley, Antik Felsefe Gizem ve Büyü, Pythagoras ve Empedokles Gelenegi, Çev. Kenan Kalyon, Kabalacı Yay., İstanbul, 2002

Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü – Yunan ve Roma, Çev. Sevgi Tamgüç, İstanbul, 1997 

R.G. Coligwood, Tarih Tasarımı, Çev. Kurtuluş Dinçer, Gündoğan Yay., Ankara, 1996

Rağıb el-İsfahanî, Ebu’l Kasım b. Hasen b. Muhammed, el-Müfredat fi Ğaribi’l Kur’an, Tahk. Muhammed Seyyid Keylanî, Tahran, 1342  

Raphael Sealey, A History of the Greek City-States ca. 700-338 B.C. Berkley: University of California Press, 1976

Recep Yıldırım, Uygarlık Tarihi, Tütibay Yay. İzmir, 2000 

Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, Çev. Levent Köker, T.S.İ. Derneği – T.D. Vakfı, Ankara, 1993

Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni, Çev. Nazım Özüaydın, TÜBİTAK Yay., Ankara, 2000

Sabahattin Türkoğlu, Efes’in Öyküsü, Arkeoloji ve Sanat Yay., İstanbul, 1999

Sabri Hizmetli, İslam Tarihi –İlk Dönem- Ankara, 2001

Salvatore Bono, Yeni Çağ’da İtalya’da Türk-Müslüman Tutsaklar, Çev. Mahmut H.Şakiroğlu, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 1988

Sedat Alp, Hitit Çağında Anadolu, TÜBİTAK Yay., Ankara, 2002

Seyyid Muhammed Murtaza ez-Zebidî, Tacu’l A’rus, Beyrut

Siegfriedz Morenz, Die Begegnung Europas mit gypten, Zürih, 1969

Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, Çev.Servet Sezgin, Bedir Yay., İstanbul, 1972

Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Çev. Fikret Işıltan, TTK Yay., Ankara, 1998

Stieglitz, R.R., “The Letters of Kadmos: Mythology, archaeology and eteocretan” 1981

Stubbings, Frank H., The Rise of Mycenaean Civilization, The Cambridge Ancient History, 1973, s.C.2, Kısım.1, The Middle East and the Aegean 1800-1380 BC

Süheyl Reyb, et-Tevrat benyn el-Veseniyye ve’t Tevhid, Beyrut, 1985 

Süleyman ed-Demici, el-İmamet’ül U’zma -İslam’da Devlet Başkanlığı- Çev. Ravza Yay., İstanbul, 1996

Swerdlow N.M – Neugebauer, O., Mathematical Astronomy in Copernicus’s De Revolutionibus, 2 Bölüm. New York,  1984

Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, TTK Yay., Ankara, 1987

Şemseddin Günaltay, Yakın Şark – Elam ve Mezopotamya, TTK Yay., Ankara, 1987  

W. Barthold – M. Fuad Köprülü, İslam Medeniyeti Tarihi, Diyanet İşleri Bşk. Yay., Ankara, 1973

Webster, T.B.L., From Mycenae to Homer, Methuen, Londra, 1958

Will Durant, Medeniyetin Temelleri, Çev. Nejat Muallimoğlu, Birleşik Yay., İstanbul, 1996

William Bernard Crow, Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi, Çev. Fulya Yavuz, Dharma Yay., İstanbul, 2002

Winckler, H. The History of Babylonia and Assyria, Çev. J. A. Craig, New York, 1907

Yahudilikte Kavram ve Değerler, Komisyon, Gözlem Yay., İstanbul, 1996

Yaşar Kutluay, İslam ve Yahudi Mezhepleri, Anka Yay., İstanbul, 2001

Yavuz Aksoy, Dünya Matematikçileri, Yıldız Teknik Ünv. Vakfı Yay., İstanbul, 2000 

Yusuf Ziya Özer, Mısır Tarihi, TTK Yay., Ankara, 1987


[1] Benzer bir çalışma örneği için bkz. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, 9 Cilt, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 2002

[2] Bedensel kalıntılardan yola çıkılarak Güney Afrika (Transvaal)’da ortaya çıktığını ileri süren görüşler de vardır. 

[3] Fenikeliler gibi..

[4] İştikak Arapça’da “bir varlığın çıktığı, doğduğu, alındığı yer” demektir. Terim olarak ise bir kelimenin lafız, anlam ve harflerin tertibi bakımından başka bir kelimeden türemesi demektir. “Üktüb – yaz”ın “yektübü – yazıyor”dan türemesi gibi. Bu tanım “küçük iştikak” için geçerlidir.

Arapça’da kelimeler arasında bazen lafız ve anlam ilişkisi olabildiği halde kelimeyi oluşturan harflerin tertibinde bir benzerlik olmayabilir. “Cezb” ile “cebz” kelimeleri arasındaki harf tertibinin olmaması gibi. Bu kelimede z ile b yer değiştirtmekte ve tertib bozulmaktadır. Fakat anlam ve lafız benzerliği devam etmektedir. Buna da “büyük iştikak” denmektedir.

“Ekber (en büyük) iştikak” ise iki kelime arasında farklı harfler aracılığı ile bir ilginin kurulabilmesidir. NeHK ile NeA’K kelimelerinde olduğu gibi.  Eşek anırması anlamına gelen “nehk” ile karga ötmesi anlamına gelen nea’k arasında ekber iştikak ilişkisi kurulabilmektedir.

İştikak ilmine göre emir şimdiki-geniş zaman fiilinden, o da geçmiş zaman fiilinden, o da mastardan türemiştir. Mastar da bütün türemişlerin kendisinden türediği kelimedir. Geniş bilgi için bkz: Mustafa Ğelayinî, Camiu’l Durusi’l Arabiyye, Beyrut, 1982, C. s.213 vd.

[5] Şûra-42

[6] Şûrâ-42

[7] A’raf-163

[8] Maide-48

[9] Casiye-45

[10] Bilindiği gibi Arapça, Samî Dil gurubuna ait bir dildir. Bu nedenle Arapça bir kelime araştırılırken, Samî Dil gurubu içindeki köklerinin de incelenmesi gerekir. Samî Dilleri konusundaki bilgisizliğimiz nedeni ile bu araştırmayı yapamadık. Bundan dolayı araştırmamızın bir kısmının eksik olduğu bilinmelidir.

[11] Arapça’da kelimelerin köklerinin fiil olduğunu savunan filologların olduğu unutulmamalıdır. Bu tartışmalar için bkz: el-Enbarî, el-İnsaf fî Mesâili’l Hilâf Beyne’n Nahviyyûn, Mısır, 1961, C.I, s.236-238; İbnü’l Manzur, Lisanü’l A’rab, Beyrut, 1968, C.IV, s.5448; Sibeveyh, el-Kitab, C.I, s.97; eş- Şerîf Ali b. Muhammed Cürcanî, Kitabü’t Ta’rifât, Esad Efendi Matbaası, İstanbul, 1300; el-Lebidî, Mu’cemü’l Musta’calt’il Nahviyye ve’s Sarfiyye, Beyrut, 1985, s.123; Abbas Hasan, en-Nahvü’l Vafi, Kahire, 1971, C.3, s.201 vd.; Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefatihü’l Gayb, Trc. S.Yıldırım, L.Cebeci, S.Kılıç, S.Doğru, Akçağ Yay., Ankara, 1988, C.I, s.15 vd. 

[12] Bakara, 31

[13] Zebidî, Tacu’l A’rûs, Beyrut, C.5, s.394-396; Kamûs Tercümesi, İstanbul, 1305, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, Beyrut, 1990, C.8, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, 1964, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, Beyrut, 1988, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, Bağdad, C.II, s.342-343; Hüseyin Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, Beyrut, 1986, C.II, s.526; Cevherî, Sıhâh, Beyrut, 1979, C.III , s.1236-1237; Ebu Hüseyin Ahmed b. Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, Beyrut, 1991, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, Beyrut, 1994, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, Beyrût, 1979, C.II, s.698-699    

[14] Geniş bilgi için bkz: L.S.B Leakey, İnsanın Ataları, Çev. Güven Arsebük, TTK Yay., Ankara, 1971; Richard Leakey – Roger Lewin, Göl İnsanları, TÜBİTAK, Ankara, 1999; Recep Yıldırım, Uygarlık Tarihi, İzmir, 2000; Mehmet Ateş, Mitolojiler ve Semboller, İstanbul, 2001; Güven Arsebük, İnsan ve Evrim, TTK Yay., Ankara; Mehmet Kaan Polatlar, İnsanın Atılım Çağları, Ceylan Yay., İstanbul, 1996; Calvin Wells, Sosyal Antropoloji Açısından İnsan ve Dünyası, Çev.Bozkurt Güvenç, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1994; Metin Özbek, Dünden Bugüne İnsan, İmge Yay., Ankara, 2000; Richard G. Klein – Blake Edgar, Uygarlığın Doğuşu, Çev.Yunus Saltuk, Epsilon Yay., İstanbul, 2003

[15] Homo Sapiens Neanderthalensis ile Homo Sapiens Sapiens’in uzun süre birlikte yaşadığına Tevrat’ın Tekvîn bölümünün 6. Bab’ında işaret edilmektedir. 

[16] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, Bahriye Matbaası, İstanbul, 1305, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721

[17] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, Bahriye Matbaası, İstanbul, 1305, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721; Şe’rkıl”, “ân” eki ise “kişi, adam” demektir. Şe’r ismi ân eki alarak şa’rânolmuş ve “keçi kılı gibi uzun kıllı olan adam” anlamı kazanmıştır.  

[18] Bir kabîleye isim olması mecazi olmalıdır.

[19] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, Bahriye Matbaası, İstanbul, 1305, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721

[20] Bakara, 31

[21] Bakara, 35-36; A’râf, 19-22, 27

[22] Bakara, 38; A’râf, 24

[23] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.5, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.8, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhah, C.III, s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.698-699

[24] “Yerde yürüyen canlılar da ve kanatları ile uçan kuşlar da sizin gibi birer ümmettir (topluluktur)…” (En’am,38) Bu ayette geçen ümmet kavramının hem hayvan hem de insan toplulukları için ortak kullanılabileceğini göstermektedir.

[25] Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Teori Yay. Ankara, 1986, s.27-30

[26] Hemann de Witt, Analogik,I,II,III, 1989 

[27] En’an, 38

[28] İlk yolları, daha genel hatlarla kullanılan “güzergah”lardı.

[29] Analoji, bir akıl yürütme yöntemi olarak “bilinmeyenin bilinmesi amacına hizmet edecek bir modelin kurulmasında, bilinen bazı yöntemlerin kullanılması” şeklinde fen bilimler gibi sosyal bilimlerde de kullanılmıştır. (Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, Çev. Alaeddin Şenel, İmge Yay.  Ankara, 1999, s.5-7)

[30] Küçük geniş aile.

[31] Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Teori Yay. Ankara, 1986, s.8

[32] “Onlara deniz kıyısındaki kasaba(halkını)yı sor. Cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Cumartesi balıklar sürü halinde geliyordu; diğer günlerde gelmiyordu. Böylece onları, kuralları çiğnedikleri için deniyorduk.” (A’raf, 163) Bu ayet; yerleşik yaşama geçmiş, zamanı günlere ve haftalara göre tanımlamış, kuralları olan, balık avlayabilen… bir topluluğu anlatmaktadır. Gelişmişlik düzeyine bakılırsa ilk insan toplulukları ile karşılaştırılamayacak kadar medeni bir topluluktur. Ayet, yerleşik ve gelişmiş bir insan topluluğunun yaşamından önemli bir kesit sunduğu gibi, aynı zamanda balık sürülerinin yaşamına da değinmektedir. Bizi ilgilendiren de budur. Fakat bu değini konumuzu aydınlatacak düzeyde midir? O zaman konuyu biraz daha açmamız gerekir. Şöyle ki; ş,r,a’ harflerinden türeyen kelimeler kurallara bağlı olarak sıralanacaksa

a) İsim, sıfat, fiil, edat sırasına göre ve

b) En ilkel anlamdan yani tarihi gelişmelere uygun olarak somuttan soyuta doğru veya hakikatten mecaza doğru bir anlam çizgisinin izlenmesi gerekir. 

Bu iki kural izlendiğinde ş,r,a’ harflerinden oluşan ilk kelimenin şurra’ olduğu ileri sürülemezse de, insan topluluklarının yaşadığı en ilkel dönemi anlatan ilk kelimelerden birinin şurra’ olduğu söylenebilir. Çünkü şurra’ kelimesinin taşıdığı anlam, onu öne çıkarmaktadır. Şurra’ kelimesinin sosyolojik bir anlam kazanmasına gelince:

Analoji bir akıl yürütme ve benzetme biçimidir. Eğer bir ayette balıkların toplu yaşamı şurra’ kelimesi ile ve diğer ayetlerde de bu kelimenin türevleri ile insan topluluklarının yaşamı anlatılıyorsa, doğal olarak balıkların yaşamını insan topluluklarının başlangıç dönemlerinin yaşamına analoglayarak söz konusu sonuca varabiliriz.

[33] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.5, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhah, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699  

[34] İ.Ö. 5.200’lerde deri işlemeciliğini bırakıp keten ve yün işleyen topluluklara rastlanmıştır. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.171.   İ.Ö. 5.200’lerde deri giyimin dışında keten ve yün işlenmeye başladığına göre derinin insanlar tarafından giyimde kullanılmasının çok daha eskilere dayanması gerekir. 

[35] Avlanan hayvanların derilerini kemik çuvaldızlarla üzerlerine tutturup giydikleri bulgulardan anlaşılmaktadır. Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, TTK Yay. Ankara, 1987, s.16

[36] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, Bahriye İstanbul, 1305, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721

[37] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721 

[38] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721 

[39] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.5, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhah, C.III , s.1236-1237; Ahmed b. Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699 Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699  

[40] Avlanma ve balık tutma bölgeleri ve buralardan sağlanan yiyecekler, genellikle ortaklaşa sahip olunan ve ortaklaşa yararlanılan şeylerdir. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, Çev. Mete Tunçay – Alaeddin Şenel, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1995, s.45,47

[41] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721 

[42] Bkz. Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.9-15, 19-21

[43] Avcı ve toplayıcı toplulukların İ.Ö. 9.000 yılından öncesine ait yaşamları mevsimlik kamplarda ve mağaralarda geçmiştir. Şanidar ve el-Vad mağaraları buna örnek gösterilmektedir. Garrod, D.A.E. and Bate, D., The Stone Age of Mt Carmel: Excavations at the Wadi Mughara, vol.I, Oxford: Clarendon Press, 1937; Solecki, R.L., “Contemporary Kurdish winter – time inhabitants of Shanidar Cave, Iraq”. World Archaeology 10(3), 1979, s.318; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.198

[44] Oates, J., “Ubaid Mesopotamia reconsidered”, in T.C. Young et all. (eds), 1983, s.308; Avcılığın başlaması ile insanlar sürüden farklı olarak 25-50 arası üyeden oluşan takımlar kurmuşlardır. Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.9; Orta ve Üst Paleolitik insanlarının konaklama veya yerleşim alanlarındaki çadır ve barınak izlerinden 8-10 çadırlı 30-40 kişilik gruplar halinde yaşadıkları sanılmaktadır. L.H.Morgan, Eski Toplum… s.158-168

[45] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.5, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, 1964, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhah, C.III , s.1236-1237; Ahmed b. Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699

[47] Besi hayvanlarının ehlileşme dönemlerini yaz… Mezopotamya Uygarlığı, C.9, İletişim Yayınları, ; Evcilleştirmenin ilk başladığı M.Ö. 9.000’lerde kurulduğu radyo-karbon testleri ile saptanmıştır. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.50

[48] Bir etnografya okulu, sürü beslemenin tarımın rolü olmaksızın doğrudan doğruya avcılıktan çıktığı görüşündedir. Bir başka ekol de, “arkeolojik kayıtlarda bilinen en eski neolitik toplumlar, bitki yetiştirmenin bazı hayvanların bir kısmını ya da hepsini evcilleştirmiş olan karma tarımcıların toplumlardır” görüşündedir. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.48

[49] Mezopotamya tarihinde genel olarak sulama ve özel olarak da sulama alanında görülen yarışma, yani su rekabeti, gelişmelerin merkezi olma gibi bir öneme sahiptir. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.345

[50]İçmek” anlamına gelen “şurb”, içilecek su sırası, su yeri ve zamanı anlamına gelen “şirb” ve “içilen şey” anlamına gelen şarab kelimelerinin hangi dönemde oluştuğu ise ayrı bir araştırma konusudur. İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.1, s.487-493; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.II, s.352-356; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.VI, s.256-258; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.527-528; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.267-268; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.487-493  

[51] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.III, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhah, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertibü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699    

[52] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.III, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.8, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhah, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertibü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699    

[53]  L.H.Morgan, Eski Toplum… s.212

[54] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.III, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhah, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertibü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699    

[55] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.407-414; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.III, s.669-670; Cevheri, Sıhah, s.746-748; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.245-249; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.568-575; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.I, s.278-280; Tahir Ahmed ez-Zavi, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.III, s.230-231; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.VI, s.324-327  

[56] İ’şrûn yirmi demektir.

[57] Baba tarafından akrabaların oluşturduğu topluluğa da a’şîret denmektedir.  

[58] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.407-414; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.III, s.669-670; Cevheri, Sıhah, s.746-748; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.245-249; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.568-575; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.I, s.278-280; Tahir Ahmed ez-Zavi, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.III, s.230-231; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.VI, s.324-327  

[59] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.407-414; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.III, s.669-670; Cevheri, Sıhah, s.746-748; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.245-249; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.568-575; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.I, s.278-280; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.III, s.230-231; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.VI, s.324-327  

[60] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.407-414; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.III, s.669-670; Cevherî, Sıhah, s.746-748; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.245-249; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.568-575; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.I, s.278-280; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.III, s.230-231; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.VI, s.324-327  

[61] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721 

[62] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721 

[63] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721 

[64]  veya tropikallerde

[65] 10. binyıldan 6. binyıla kadar geçen dönemde ilk köylerin ortaya çıkışı, hayvan ve bitkilerin evcilleştirilmesi ve ıslahı, kapkacak, alet ve süs eşyalarının yapılması, toprağın pişirilmesi, taşların cilalanması, metalürji alanındaki ilk gelişmeler… gibi yenilikler meydana gelmiştir. Filistin-Eriha kenti 8. bin yılın ilk yarısında, Konya-Çatalhöyük ise 6. binyılda kent görünümü kazanmıştır. Eriha’da 8. binyılda buğday ve arpa tohumlarına rastlandığına göre tarım devrimi bundan çok daha önceleri başlamış olmalıdır. Jean-Louis Huot, Kentlerin Doğuşu, Çev. A.Bektaş Girgin, İmge Yay. İstanbul, 2000, s.25, 27, 31;  Mezopotamya kentlerinin Eriha ve Çatalhöyük’ten daha eski olduğu tahmin edilmektedir. Avcılık yaşam modeli, yaklaşık İ.Ö. 9.000 ile İ.Ö. 7.000 arası dönemde yeni bir aşamaya (çobanlık) gelir ve yarı yerleşik yaşamı benimser. Aralık – şubat aylarında iri taş yapılı köylerde, nisan – mayıs aylarında siyah çadırlarda, haziran-ekim arasında çardaklarda yaşar ve ekim-kasım aylarında yine çadırlara dönerler. Bu dönemde tahıl toplayıcılığı, depolar ve gelişmiş kesici aletler yaparlar. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.198-199

[66] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.II, s.352-356; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.527-528; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.VI, s.256-258; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.I, s.487-493; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.VII, s.326-329; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.267-268   

[67] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.II, s.352-356; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.527-528; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.VI, s.256-258; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.I, s.487-493; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.VII, s.326-329; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.267-268

[68] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, Çev. Mete Tunçay – Alaeddin Şenel, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1995, s50

[69] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.II, s.352-356; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.527-528; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.VI, s.256-258; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.I, s.487-493; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.VII, s.326-329; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.267-268        

[70] “Dini birlikte uygulayın; fırkalaşmayın” diye Allah, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini ve sana vahy ettiğimizi, bir de İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğimizi size şer’ (şerîa’t) yaptı. Davet ettiğin şey Putpereslerin gözünde büyüdü. Allah dilediğini kendine seçer, kendine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şura:13)

[71] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhâh, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699 

[72] Yollar, yanlarına inşa edilen anıtların ve evlerin ötesinde ve gerçek anlamda bir süreklilik özelliğine sahiptir. Bu yapılar varlıklarını yüzyıllar boyu korurlar. Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.295-296

[73] Mezopotamya’da ilk yerleşim yerleri İ.Ö.8000’den önceki dönemlerde kurulmuştur. İ.Ö.VI. binyıl başlarında kurulduğu sanılan köylerde doğal yöntemlerle sulama tarımı yapıldığı tespit edilmiştir. Kanallı sulama sisteminin izlerine de yine VI. Bin yılda Doğu Irak’ta Mendeli yakınındaki Çogamami’de rastlanmıştır. Bu köylerin kendilerini savunma hendekleri ile korumaya çalıştıkları da dikkat çekicidir.

[74] Habuba Kabira, Yakın Doğu’da bilinen ilk kenttir. Başlangıçta nehrin oyduğu vadinin doğu ucu boyunca uzanan dar bir şeritte yerleşik ve açık bir kentti. Daha sonraki bir aşamada kent, bir iç sur bir de dış surdan oluşan bir savunma sistemi ile donatılmıştır. Bu tahkimat, kentin kuzeyden güneye inen bölümünde 540 metre, doğu-batı yönündeki bölümünde ise 140 metredir. Büyük boy tuğlalarla inşa edilmiş 3 ile 3.30 metre kalınlığında surlardan oluşmuştur. Her 13,50 metrede bir beş buçuk metre genişliğinde ve duvar hattı üzerinde 3,50 ile 4,20 metrelik çıkıntılar oluşturan kuleler yerleştirilmiştir. Her kulede küçük bir oda yapılmış, surun dış yüzü ise tamamen nişlerle süslenmiştir. Jean-Louis Huot, Kentlerin Doğuşu, s.55-63, 66. Habuba Kabira, M.Ö. IV. Bin yılda Fırat’ın orta Suriye kesimlerinde kurulmuş oldukça gelişmiş bir kenttir. Kentin surlarla çevrili büyüklüğü, surların kalınlığı, iç ve dış surlardan oluşması, burçlar, dış yüzey süslemeleri gibi birçok nokta ilk kentlerin bu tarihlerden binlerce yıl önce oluşmaya başladığını göstermektedir. Bu kentleri kuran yeterli ve birikimli insan faktörü ve işbölümü düşünüldüğünde ilk kentlerin M.Ö. IV. Bin yılın çok gerilerine gittiğini göstermektedir. En azından insanların aşiret ve kabile topluluklar aşamasını geçip daha büyük şa’b kurabilecek insan organizasyonunu başarabilmesi gerekir.

[75] Şam’ın 30 km güneydoğusunda bulunan Tel Asvad’da yaklaşık M.Ö. 8.000 yılında direklerle desteklenmiş ve balçıkla sıvanmış kamış evlerde yaşayan insanların, buğday tarımını sulama ile yaptıkları anlaşılmaktadır. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.126-127; Fakat İ.Ö. 5.400 – 5.100  tarihleri arasındaki bu evre, sulama tarımı denen dönemin başlangıcı olduğunu ileri sürenler de vardır. Sulama, kuru tarımın yerini almakla kalmaz, avcılığı ve toplayıcılığı da içeren “geniş yelpazeli” ekonominin de kesin bir biçimde sona erişini gösterir. Hole, F., Studies in the Archaeological History of the Deh Luran Plain: The Excavation of Chagha Sefid, University Of Michigan Memoirs of the Museum of Anthropology no.9, Ann Arbor: University of Michigan Press, 1977, s.35-37; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.173,174

[76] Karl Wittfogel, Doğu’daki siyasal yapıların kaynağında sulama olgusu olduğu görüşündedir. Sulamalı tarım; kanal kazmayı, bakımını yapmayı ve su askınlarının denetimini… gerektirdiğinden merkezi bir yapıyı zorunlu kılmıştır. Bu nedenle siyasal yapıyı “su kurumları” belirlemiştir, görüşündedir… Sulama bütün bireylerin tek bir yönetim altında imece içine girmelerini gerektirmiştir. Jean-Louis Huot, Kentlerin Doğuşu, s.74-75; Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.41vd.

[77] Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.200

[78] Örneğin toplum, herkesçe kabul edilmiş olan suyu kullanma kurallarına uymayanları kanaldan yararlanmaktan men etmiş olabilir. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.66

[79] Kayık ve tekne yapımcılığı M.Ö. 5. bin yılın sonunda bilinmekteydi. Geç Ubaid döneminde, yalnızca onları yapıp sürdürebilecek geniş akraba gruplarının  altından kalkabileceği şeylerin sınırları içinde olabilecek 3-5 km uzunlukta kanallardan yararlanan büyük küçük çeşitli yerleşme yerlerinin varlığı ile karşılaşılmıştır. Öte yandan, Eridu’nun 12 hektar dolayında bir alana yayılacak kadar büyüdüğü ve Ur’un da 10 hektara ulaştığı belirlenmiştir. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.223; Yelkenin kullanışı hakkındaki en eski belgeler, Eridu’daki bir el’Ubaid mezarındaki model ile, daha sonra Mısır’ın geç dönemlerine ait vazolardan sağlanmıştır. Bu Mısır vazolarına işlenmiş olan kayıkların Nil Vadisi’nin yabancısı, belki de asıl vatanları Basra Körfezi olan araçlar oldukları sanılmaktadır. Ne olursa olsun yelkenin Mısır’a M.Ö. 3.000’den önce ulaştığı kanıtlanmıştır. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.77

[80] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhâh, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayisü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertibü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699

[81] Kadın alıp vermeler, dahası evlilikten doğan bağlar ve bağlılık yeminleri çağdaş ittifak kuramının özünü oluşturur. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.333, 351 vd.

[82] Geniş ailenin yapısı için bkz: Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.257-261

[83] Şerîa’t, ş,r,a’ harflerinden türemiş bir kelimedir. A’şîret ise a’,ş,r harflerinden türemiş bir kelimedir. “Küçük iştikak” kuralına göre türeme, harflerin sırası değişmeden olmaktadır. Araya bazı harfler girse de kök harflerin sırası değişmemektedir. Fakat “büyük iştikak” kuralına göre, kök harflerinin sırası değişebilmektedir. İşte, şerîa’t kelimesindeki a’(ayın) harfi kök harflerin sonuncusu iken, a’şîret kelimesinde başa geçmiştir. Dolayısıyla şerîa’t ile a’şîret kavramları arasında kök ve anlam bağının olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Bu örnekte olduğu gibi büyük iştikak kuralına göre şerîa’tın kelime ve kavram olarak yakınlığı olan daha başka kelimeler ve kavramlar da vardır. Fakat biz araştırmamız süresince “küçük iştikak” kuralının dışına çıkmak istemiyoruz. Ancak yeri geldiği için buna değinmeden geçmek istemedik.

[84] M.Ö. 6. bin yılın başında Dicle’nin batısında verimli ovanın her yerine yayılan erken tarımcı popülasyonun, olasılıkla en küçük toplumsal birimi olan yerleşme yerlerinin her biri, tek bir geniş aile tarafında kurulmuştur. Bashilav, V.A., Bolshakov, O.G., and Kouza, A.V., “The earliest strata of Yarim Tepe I”, Sumer 26(1,2), 1980 p.61; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.186)

[85] Sümer tarihi, var olan ilkel demokrasiden mutlakiyet rejimine geçişle başlamaktadır. Jean-Louis Huot, Kentlerin Doğuşu, s.75. Bu tarihler Sümerlerin öncesine rastlamaktadır.

[86] Ronald Cohen, Erken Devlet – Devletin Kökeni, s.93-94

[87] İştikak ile ilgili bölümler. Dip Not: ………..

[88] Batı’da aydınlanma ile başlayan devletin kökeni ve gelişmesiyle ilgili kuramsal tartışmalar, Rousseau’nun 1762’de yayımlanan Du Cuntrat Social – Toplum Sözleşmesi yapıtıyla başlamamıştır. Bu denemede formülleştirilen düşünceler, çeşitli kuramların ve tartışmaların kalkış noktasını oluşturmuştur. Bununla birlikte Rousseau, birçok bakımdan, aynı zamanda, özel bir düşünce döneminin sonunu, kendisinden çok önce Hobbes’un  1642’de mutlak monarkları savunmak için yazdığı Leviathan ile Locke’un 1690’da buna Two Treatises on Government – Yöntem Üzerine İki Deneme adlı yapıtıyla yanıt vermesiyle başlayan bir dönemin kapanışını temsil etmektedir. Bu, Montesquieu’nun 1721’de Lettres Persanes – İran Mektupları ve 1748’de De l’Esprit des Lois – Kanunların Ruhu’nu yazıp, Vico’nun 1744’te Principi di une Scienza Nuova – Yeni Bir Bilimin İlkeleri yapıtını yayımladığı bir dönemdir. Gene de söz konusu tartışmayı ilk başlatan kişi Hobbes sayılmaz. Jean Bodin İbn-i Haldun’un Mukaddime adlı yapıtında 1377’de, kendisinden iki yüz yıl önce yaptığına benzer biçimde, 1583’te yayımlanan Les Six Livres de la République – Devletin Altı Kitabı adlı kitabında , devletin, bir çatışmanın ürünü olarak gördüğü kökenlerini tartışmış bulunuyordu. Machiavelli 1532’de hükümet etmenin ilkelerini formülleştiren Hükümdar adlı yapıtını yazmıştı. Söz konusu ilkeler, aslında kendisinden önce Fransa Kralı XI. Louis gibi yöneticilerce uygulanmıştı. Henri J.M. Claessen – Peter Skalnik, Erken Devlet – Kuramlar ve Varsayımlar, Çev. Alaeddin Şenel, İmge Yay. Ankara, 1993, s.15 

[89] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Terrcümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhâh, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699

[90] A’şîretler “dostluk birlikleri” halinde belli konularda bir araya gelerek ve zamanla kristalleşerek “kabîle” topluluğunu oluşturmuşlardır. Service, E.R., Primitive Social Organization, New York, Random House, p.102; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.323

[91] M.Ö. 3.000’de Ur şehrinin meskun alanı 660 dönümdür. Yaklaşık 24.000 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Sümer’in en küçük şehirlerinden olan Lagaş’ın valilerinden biri “on şar” insana hükmettiğini ileri sürmektedir. On şar, yaklaşık 36.000 kişi demektir. Bu sayının sadece erkekleri kapsadığı da düşünülmektedir. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.86

[92] M.Ö. 1.894 ile 1.595 yılları arasında yoğun bir ticaretin yaşandığı Sippar’da “sözleşme topluluğu”nun doğduğu görülmüştür. Harris, R., Ancient Sippar: A Demographic Studyof an Old Babylonian City, 1894-1595 B.C., Istanbul: Uitgavent van het Nederlands Historisch Archeol Instituut, 1975 s.69. Fakat sözleşme topluluklarının ilk örneklerinin çok daha eski zamanlarda oluştuğu tahmin edilmektedir. Yüzyüze ilişkiler içinde bulunan toplumsal yapıya sahip topluluklardaki eşitlikçi ilişkilerin “statü”ye dayanmasına karşılık, yüzyüze ilişki olanağı ortadan kalkan toplumsal yapılarda, birbirlerini tanımayabilen üyelerin, alış veriş vb için “sözleşme” yoluyla ilişki kurmaları yeni bir aşamadır. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.297

[93] Erken Hanedan I döneminde kentler geniş ailelerden oluşmuştu. Postgate, J.N. and Moon, J.A., “Excavations at Abu Salabikh, a Sumerian City”, National Geographic Reports 17, (Year 1976), 1984, s.731; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.270-271

[94] İ.Ö. 6. bin yılın kentlerinden olan Savvan kerpiç bir surla çevriliydi. Watson, P.J., “Architectural differentiation in some Near Eastern communities, prehistoric and contemporary”, in C.L. Redman et al. (eds), 1978, s.131-158; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.264

[95] Kabîleyi oluşturan a’şîretler arasındaki ilişki gevşek yapılıdır. Dış siyasal sorunlarla karşılaşılmadıkça kabile, genel ve tam bir bütünleşmeyi oluşturamamıştır. Bu tür büyük siyasal yapıları ortaya çıkaran nedenler hep önemli dış siyasal sorunlar olmuştur. Service, E.R., Primitive Social Organization, s.103; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.324

[96] Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.46

[97] İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.434-437; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.II, s.403-406, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.VI, s.280-281; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.515-516; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.226-227; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.VII, s.378-379; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, s.773-774

[98] İştar Kapısı, Babil’de bulunan (M.Ö. VI.yy) ve bir iç avlu ile ayrılmış iki anıtsal girişten oluşan kapıdır. Kalıntıları bugün bile 12 m yüksekliğindedir. Üzerlerinde beyaz ve sarı ejderha, sarı ve mavi boğa kabartmalı frizler bulunan maviyle sırlanmış tuğlalarla süslüydü.

            Aştar ya da İştar, Suriye’de oturan Samiler’in Büyük Tanrıça’sının yaygın adı Aşrah da denir. Yunanlılar bu tanrıçayı Asterte adı altında, Aphrodite ile özdeşleştirmişlerdir.

Mezopotamya’da ilk örneklerine rastlanan meclislerin yaşlılar ve gençler diye ikili oluşundan yola çıkılarak yaşlılar meclisine bal sağmak anlamına gelen şûra, yürütme işleri için toplanılan gençler meclisine de “erkek hayvanın, dişi hayvanı gebe olup olmadığını anlamak için koklaması” anlamına gelen “iştâr” dendiği ileri sürülebilir.  

[99] Yaşlılar kurulu yanı sıra, topluluğun başka yönetim organları da vardı: Örneğin bir kasaba topluluğunun (alum) Halk Meclisi’nin ve semt halklarının toplanmasıyla oluşan organ (babtum) bunlardandı. Ayrıca her birinin topluluk organlarının kayıtlarını tutan ve onları koruyan memurları ve bir hazinesi vardı. Diakonoff, I.M., “The rise of the despotic state in ancient Mesopotamia”, in I.M. Diakonoff (ed.), 1969, s.200; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.296

[100] İbrahim (AS)’nin Amorri a’şîreti Ur’dan ayrılışı hakkında bir çok görüş ileri sürülmektedir. M.Ö. 1990 yılında ayrıldığını ileri sürenler olduğu gibi farklı tarihler verenler de vardır.

[101] Kent, bir sur ve bir hendekle çevrildi; bu koruma altında insan, dış doğanın dolaysız baskılarından oldukça güvene kavuşmuş olarak, kendine özgü bir ortam oluşturdu. Bir kamış bataklığından veya çöllük bir topraktan, setler örüp kanallar kazarak, daha önceki kuşakların ortak çabaları ile yaratılmış insan eseri bahçeler, tarlalar ve otlaklar arasında yaşamaya başladı. Toprağın suyunu alan ve onun verimliliğini artıran kanallar, aynı zamanda şehir halkına su ve balık sağladı ve rıhtımlara uzaklardan ticari malların gelmesini kolaylaştırdı. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.86

[102] “Birlik” oluşturmuş birimler olarak işlev görenler, köyler değildi; tersine aktif birlikler daha çok köylerin bütünleyici parçaları olan aileler ve soylardı. Mal değişimleri, oturulan köyleri o, ya da bu biçimde etkiliyordu. Ancak mal değişiminde bulunanlar tek tek ev halkları ya da sülalelerdi. Çünkü söz konusu malları üretenler onlardı. Vayda, A.P., “Pomo trade feasts”, in Dalton (ed.), 1967, s.494-500. Hatta aynı kabîleye bağlı köyler arasında kitlesel çapta mal değişimlerinin yapıldığı periyodik alışveriş şenliklerinde bir mal değişimi etkinliğinde bulunanlar “kabîle altı köyler”di. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.333; Köyler adına alış verişi yapanlar tüzel kişiler değildi; doğrudan ailelerdi. Kabîleler ise görüldüğü gibi sadece siyasi birliklerdi, ekonomik faaliyetler ise köyleri oluşturan aileler veya sülalelerce yapılmaktaydı.

[103] Genellikle a’şîretlerin içinden bir cadde geçmekteydi ve evler de bu cadde veya caddeye açılan sokaklar etrafında dizilmişlerdi. Bu tür kentlerin bir kısmına kazılarla ulaşılmıştır. Jean-Louis Huot, Kentlerin Doğuşu, s.89

[104] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.3, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.8, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhâh, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699

[105] Sümer, Akad ve Elam’da bazı başkanlara şaru, şar, şarri denmesi dikkat çekicidir. 

[106] Şemseddin Günaltay, Elam ve Mezopotamya… s.364

[107] Tüm kenttaşlar, yollar ve su kanalları gibi altyapıyla ilgili işlerde angaryada çalışmak, ya da kendileri yerine çalışacak kimseler bulmak zorundaydılar. Gerçekten kadınlar da bunun dışında tutulmamışlardı veya kocaları yerine çalışmak zorunda kalmışlardı. Harris, R., Ancient Sippar: A Demographic Study of an Old Babylonian City, 1894-1595 B.C., Istanbul: Uitgaven van het Nederlands Historisch archeol. Instituut, 1975, s.115; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.298

[108] Akadlı Sargon’un, dünyanın ilk büyük imparatorluk girişimi için kabilelerin katılımıyla oluşturduğu büyük bir ordusu vardı. Fakat kendisini veya başkentini koruduğu asker sayısı ise zaman zaman 5.000 ile 10.000 arasında değişmekteydi. Onlar da Sargon’un kendi kabilesinin askerleriydi.

[109] Devlet düzeyinde bir krallık ve kamu yönetimi ile topluluk organları, topluluğun Yaşlılar Kurulu (sibutum) başında ona başkanlık eden, kasaba (belediye) başkanı ya da köy muhtarı (rabianum) olan kimseler aracılığıyla ve topluluğun mahkeme heyeti kanalıyla, birbirlerine bağlı durumdaydılar. Mahkeme kurulu, bazı örneklerde yaşlılar arasından çıkan özel bir komiteydi. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.295-296; Yapılan araştırmalara göre akropolisi ve önemli yolları olan ilk kentçiklerden biri Suriye’deki Ugarit’tir. Ugarit’teki akropolisin  yaklaşık 7. bin yılın ortalarında kurulduğu tahmin edilmektedir. Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.212; Şemseddin Günaltay, Elam ve Mezopotamya… s.355-356; Yazılı tarih döneminin başlarında “devlet” ortaya çıktı. Fakat devlet, “tahıl kralı” ve savaş şefi niteliklerini kendisinde birleştirmiş olan tek bir “şehir yöneticisi”nin ya da kralın kişiliğinde somutlaşmıştı. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.86

[110] Erken Hanedan Dönemi, M.Ö. 3. binyılda “ilk kral sülalesi” ortaya çıkmıştır ve Er Hanedanlar çağı, kentlerin surlarla çevrildiği, ayrıca saray ve tapınakların dış duvarlarında kalınca örüldüğü yani savaşların yoğun olduğu bir dönemdir. Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s.32

[111] Hatta aynı kabileye bağlı köyler arasında kitlesel çapta mal değişimlerinin yapıldığı periyodik alışveriş şenliklerinde bir mal değişimi etkinliğinde bulunanlar “kabile altı köyler”di. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.333

[112] Şemseddin Günaltay, Elam ve Mezopotamya… s.354-355

[113] Sümer, Akad ve Elam’da bazı başkanlara şaru, şar, şarri denmiştir.

[114] Her site ayrı bir kral tarafından idare edilen müstakil bir hükümet veya ihtiyarlar meclisinin idaresi altında müstakil bir cumhuriyetti. Bunların dış düşmana karşı bazen geçici olarak birleştikleri de oluyordu Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin. s.73

[115] Daha sonraları yaşayan Hamurabi ünlü “Yasalar”ının mucidi değildir; aksine, yaşadığı dönemde toplulukların törelerinde ve geleneklerinde varolan kuralları yazılı hale getirilmiştir.

[116] Sümer kentleri tecrübelilerin katıldığı “yaşlılar meclisi” ile savaşan gençlerin katıldığı “gençler meclisi”nde alınan kararlarla yönetilmekteydi. Başkanlar her iki meclisle görüştükten sonra karar verirdi. Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, Çev: Muazzez İlmiye Çığ, TTK Yay. Ankara, 1995, s.25-29

[117] Thorkild Jacobsen, “Primitive Democracy in Anciet Mesopotamia adlı eserinde Gılgamış Destanı yazılmadan en az 7-8 yüzyıl önce Kiş kentinde demokrasi vardı, demektedir. Destan krallık döneminde yazılmasına rağmen konunun demokratik özü bozulmamıştır. Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s.64 

[118] Mezopotamya’nın ilk dinsel ve siyasal önderleri aynı kişilerdir. Bu dönemde yani Geç Uruk Dönemi’nin sonuna kadar saray ortaya çıkmamıştır. “Rahipler Beyi” diyebileceğimiz bu önderler, bataklık arazilerin kurutulması, tarlaların sulanması için açılan kanalların ya da komşu topluluklarla yapılan savaşların gerektirdiği bir otorite ihtiyacını karşılamışlardır. “Rahip Beyi” yönetiminin demokratik bir yönetim olduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca Rahip Beyler ekonomik faaliyetlerin üretim  ve işbölümü kısmını organize ettiklerinden dolayı bu tür ekonomilere “mabet ekonomisi” denmiştir. H. Frankfont bu modele “teokratik komünizm” demektedir. Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s.52

[119] Su kaynakları ve kanallar, topluluklar arasında sürekli çatışma konusu ve sınırları belirleyen en önemli öğeydi. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.281

[120] Şu’be, ağaç dalı demektir. Şa’b ise yol altındaki su yolu demektir. İlk kentçikler nehir kenarlarında kuruldu ve su ihtiyacı da nehirlerden karşılandı. Su kanallarının yapımı ile nehir suları daha iç kısımlara veya mümkün olan uzaklıklara taşınabildi. Fakat temiz içme suyu temini her zaman zordu ve hassasiyet gerektiriyordu. İnsanların temiz ve kolay su bulma arayışları devam ederken su kuyuları açmayı keşfettiler. Oldukça önemli olan bu keşiften sonra bir adım daha atıldı ve mimarinin de geliştiği “kabileler birliği çağı”nda yer altı su kanalları yapılarak kentin dışındaki sular kentin içine, çeşmelere, hatta evlere kadar taşındı. Büyük çabayı, ileri bir mimariyi, geniş katılımlı bir işbölümünü gerektiren bu çalışmalar şa’b yani kabile birlikleri tarafından yapılabilmiştir. Bu neden yer altı su yoluna “şa’b” denmiştir. Şa’b için bkz: İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.I, s.497-503; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.262-266; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.504-505; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.190-192; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.293-296; Tahir Ahmed ez- Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, s.716-718

[121] Sümer ve Akad kentleri geçici süreler için düşmana karşı birleşmişlerdir. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.219

[122] Prensliklerin gönüllü veya zorla bir araya gelerek oluşturdukları bu yeni siyasal yapıya “federal devlet” diyenler de vardır. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark – Elam ve Mezopotamya, TTK Yay., Ankara, 1987, s.154

[123] Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.II, s.352-356; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.527-528; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.VI, s.256-258; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.I, s.487-493; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.VII, s.326-329; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.267-268

[124] Sulamanın, merkezileşme yolundaki gelişmelerin yoğunlaşmasına yaradığı veya söz konusu gelişmeleri desteklediği ileri sürülmektedir. Claessen, Henri J.M., “Despotism and Irrigation”, Current Anthropology in the Netherlands, ed. Peter Kloos ve Henri J.M. Claessen içinde p.48-62, Leiden, 1975, s.56,91; Benzer düşünceleri paylaşanlardan: Hunt, Eva and Hunt, Robert C., “Irrigation, Conflict and Politics: A Mexican Case”. Anthropological Papers of the University of Arizona, No: 25: Irrigation’s Impact on Society, ed. T.E. Downing and M. Gibson, s.129-157. Tucson: University of Arizona Press, 1974, s.154; Downing, Th. E. and Gibson, McGurie, ed. Irrigation’s Impact on Society. Anthropological Papers of the University of Arizona, No:25, Tucson: University of Arizona Press, 1974; Ronald Cohen, Erken Devlet – Devletin Kökenleri, s.91

[125] Mezopotamya’da çapulcu göçebelerin saldırılarına  karşı alınan savunma önlemleri, surlu kasabaların gelişmesine, yoğun tarım ve güçlü merkezi yönetim sistemlerinin doğmasına neden olduğu. Service, Elman R., Origins of the State and Civilization, New York: Norton, 1975, s.295, 271; Ronald Cohen, Erken Devlet – Devletin Kökenleri, s.69

[126] Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.275

[127] Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.60 vd; En eski şehir yöneticileri, kendilerini Tanrı’nın topraklarını işleyen “kiracı-çiftçi” anlamına gelen “İshakku” diye göstermiş, ender olarak da “Lugal” yani kral sıfatını kullanmıştır. Başkanların “kral-lugal” unvanı taşımaya başlamaları merkeziyetçiliğin ve başkanların çok daha geniş yetkili bir kimliğe kavuştuklarının bir göstergesidir. Çünkü İshakku, kabile tanrısının “temsilci”sidir ve kabile topraklarının en büyük parçasının sahibidir. Vergiler toplar ve bir savaşta zafer kazanan tanrının elde ettiği ganimetten en büyük payı da, Tanrı adına kabul eder. Toplanan gelirlerin önemli bir kısmını, yine ürünü artıran alt yapı niteliğindeki su kanalların açılması ve ambarların yapılması gibi alanlara harcamışlardır.

[128] İlk şa’blar genellikle vadilerle ve nehirlerle bağlantılı, yaklaşık 20-30 kilometrelik aralıklarda oluşan ve küçük siteleri ve köyleri yollarla birbirine bağlayan hakim mevkideki merkez sitelerdir. Zamanla fazla nüfusu ve muhkem surları sayesinde dağınık yapıyı daha büyük surlar içene alabilmiştir. Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.154, 155, 188

[129] 25.000 civarında olduğu da söylenmektedir. 8.000 olduğunu iddia edenler, yakın çevrelerin nüfusunu hesaba katmamışlardır. Bkz. Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.217-218, 246

[130] Zebîdî, Tacu’l A’rûs, C.III, s.300-306; Kamûs Tercümesi, Bahriye Matbaası, İstanbul, 1305, C.II, s.432-439; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.IV, s.409-417; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.416-423, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.250-252 ; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-344; Ahmed b. Faris, Mü’cmelü’l Luğa, C.III, s.505; Cevherî, Sıhah, C.II, s.698-700; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.I, s.281-283; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.719-721

[131] Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.201, 256-257

[132] Kralın ve çoğu milis kökenli olan askerlerinin ellerindeki silahlar ve zırhlar, iç güvenlik ve denetim amacıyla değil, topluluklar arası çatışma – savaş alanında kullanıldı. Watkins, T., “Comment” on Kohl, Current Anthropology 19 (3), 1978, s.485; İç sorunlar ise demokratik yollarla yani yerel kurullar ve geleneksel kurallar ile çözülmeye çalışılırdı. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.279

[133] Bazı, belki de çoğu kentlerin güç kullanılarak merkezileştiği yani şa’blaştığı gözardı edilmemelidir.

[134] Kent devletleri kralla birlikte “küçükler-gençler meclisi” ile “büyükler-yaşlılar meclisi” tarafından yönetiliyordu. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.275;

Genellikle kabile sayısınca temsil edilen ihtiyarlar meclisi sonraki dönemlerde (Örneğin Sümerlerde) eski gücünü kaybetse de yönetim içindeki yerini korumuştur. Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.165; Akadlı Sargon ile başlayan merkezi krallıklar döneminde bile meclisler üye sayıları azaltılarak varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark – Elam ve Mezopotamya, s.172-173 

[135] Kabîlelerin seçerek şa’ba gönderdiği kişiler, aslında kabileleri oluşturan a’şîret temsilcileriydi. A’şîretlerin seçtikleri kişilerin bir kısmı kabile şûrasında, bir kısmı da şa’b şûrasında görev yapıyordu. Kabîle ve şa’b şûraları sadece yürütmede ortaya çıkan sorunları görüştüklerinden ve yasama yetkileri olmadığından örneğin Roma senatosu kadar faal değillerdi.

[136] Kiş kralı Mesilim, iki vasal kenti olan Umma ve Lagaş arasındaki sınır anlaşmazlığında hakemlik yapmıştır. Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s.32

[137] Jean-Louis Huot, Kentlerin Doğuşu, s.40-41, 74. Bazı örneklerde ise ilkel demokrasi denen siyasal yapı kuvvet kullanılarak kent-krallık (şa’b) yönetimi kurulmuştur. Fakat bu krallıkların hiçbiri Mısır’da olduğu yerel özerklikleri ortadan kaldıran katı merkeziyetçiliğe dönüşmemiştir.8 Jean-Louis Huot, Kentlerin Doğuşu, s.75-75; Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.198, 207; Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.50-51

[138] Bir köyün, diğer bir köy tarafından fethi yoluyla  şeflikler, yani ilk topluluk üstü siyasal birimler doğar… Köyden şefliğe, şeflikten devlete, devletten de imparatorluğa gidiş, topluluklar arası yarışmanın doğrusal bir sonucudur. Carneiro, R.L., “Political expansion as an expression of the principle of competitive exclusion”, in R. Cohen and E.R. Service (eds), 1978, s.210; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.347

[139] Krallık, kuşkusuz Sümer’in kent devletleri içinde gelişti. Ancak kentler krallıkların çevresinde kristalleşmiş değildi; tersine, krallıklar kentlerin yaratıklarıydı. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.255; Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.61

[140]  Asıl adı Şarrü – Kin’dir. Kurduğu merkezi imparatorluk çeşitli kavimlerden oluşan bir orduya dayanmaktaydı. “Eski Mezopotamya’da kralın mutlak bir iktidara sahip olması durumu, ancak Akad Hanedanı Sargon zamanında çıkmış, tam gelişme biçimine ise Ur’un Üçüncü Hanedan’ı zamanında ulaşmıştır. Daha önceki kent devletleri, uzmanlarca -bazı kayıtlamalarla- monarşi olarak tanımlanmıştır”. Anatoli M. Hazanov, Erken Devlet – E. D. Konusunda Çalışmanın Bazı Kuramsal Sorunları, s.127

[141]Asurluların askerlerin onbaşı, yüzbaşı, binbaşı gibi bir sayı dizisi kullanılarak gruplandırdıkları bilinmektedir. Biz bu tür sayısal gruplandırmanın Mezopotamya’da çok daha önceleri yapılmaya başlandığı kanısındayız. Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.65

[142] I. Babil hanedanı zamanında halktan biri, kral aleyhine dava açabiliyordu. Kasabalar bazı yerel işlerini “eşraf kurulu” tarafından yürütülüyordu. Belediyeye benzer bu kuruluşların başkanı (Rabianum) seçimle göreve geliyordu. Başkan ve “yaşlılar meclisi” bölgesel uyuşmazlıkları çözüyor, önemli davaları tüm erkek vatandaşların katıldıkları kasaba ve köy kurultaylarına getiriyorlardı. Güçlü merkezi yönetimin yanında görülen bu yerel ve demokratik kurumlar, gittikçe ortadan kalkan ve yetkileri daralan kent devleti zamanından kalma demokratik kurumların kalıntılarıydı. Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.63; Şemseddin Günaltay, Yakın Şark – Elam ve Mezopotamya, s.155,156,172; Sargon dünyada ilk imparatorluk girişiminde bulunan kişidir. Sargon kent devletleri üzerinde güçlü bir yönetim kurmaya çalıştı. Fakat çok şiddetli bir özerklikçi direniş ile karşılaştı. Bu direnişi kırmak için de çok sayıda askeri sefer yaptı, başaramayınca başkentin yerini değiştirdi. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.285-290; İlkçağ Mezopotamya devletlerinin krallıkla yönetilenleri bile demokrasiyi ancak başkentlerinde yok edebilmişler. Köylerde, kasabalarda ve diğer kentlerde meclisleri yok edememişlerdir. Despot Asur kralları bile, örneğin Anadolu ticaret kolonilerinde demokratik yönetimleri uygulamışlardır. Geniş bilgi için bkz: Thorkild Jacobsen, “Primitive Democracy in Anciet Mesopotamia…………………. 

[143] Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.169; Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.51

[144] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.133

[145] Mezopotamya’da her şeye rağmen tüccarlar veya bankerler, Eski Yunan’da ve günümüzde olduğu gibi krala borç verecek kadar büyüyemediler. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.139

[146] Muazzez İlmiye Çığ – H. Kızılyay, Sümer Çağına Ait Nippur Hukuki ve İdari Belgeleri, TTK Yay., Ankara, 1993, s.8-10, 12-17 

[147] Yazılı tarih döneminde her yerde tacirler olarak Samilere rastlanmaktadır. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.88

[148] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.99-100

[149] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.137-138

[150] Öyle ki, bu olaylar Yunan kaynaklarında Firavunlar yönetiminin müstebit olduğu şeklinde yer almıştır. Afet İnan, Eski Mısır… s.66-67

[151] Afet İnan, Eski Mısır… s.72

[152] Afet İnan, Eski Mısır… s.77

[153] Mısır’daki İran yönetimi yüz yıl sürdü ve sonunda 27. Hanedan’ın kurulması ile M.Ö.401’de son buldu.

[154] 26. Sülale döneminde Psammetik, Mısır’ı Asurluların egemenliğinden kurtarmak için harekete geçmiş, Lidya Kralı Giges’ten askeri yardım almıştır. Mısırlıların “Bronz Adamlar” dedikleri Kar ve İyon askerlerinin de katıldığı yeni ordu ile Asurlular Mısır’dan çıkarılmış, hatta Filistin’e kadar takip edilerek Aşdod Kalesi kuşatılmıştır. Afet İnan, Eski Mısır… s.159

[155] İbrahim(AS)’in yakın çevresi ile beraber Ur’dan Hammurabi devrinde (M.Ö.2.000/2.003-1961) ayrıldığını ileri sürenler olduğu gibi, bazılarına göre de Kaş’ın Sümer’i işgal ettiğinde (M.Ö.1750) Ur’dan ayrıldığını iddia edenler de vardır. Yine İbrahim(AS)’in Mısır’a 12. Sülale devrinde gittiğini, Yusuf(AS)’un Mısır’a Hiksos krallarından Nob zamanında satıldığını, İsrailoğullarının Musa(AS) ile beraber Mısır’dan 19. Sülalenin büyük firavunu Ramses II (1298-1232) devrinde kaçtıklarını düşünenler de vardır. A.Moret, Des clans aux Empires, Paris, 1929, s.292; Şemseddin Günaltay, s.67,292,296-301

[156] Tevrat’a göre Yusuf(AS), babası Yakub(AS)’un cesedini Mısırlılar gibi mumyalamış ve aynı şekilde gömmüştür. Tevrat, Tekvin, 50, 2 ve 26

[157] A.Moret, Des clans aux Empires, s.292; Şemseddin Günaltay, s.72,115

[158] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.135

[159] Mezopotamya’nın köle nüfusu, özgür nüfusa oranı bakımından her zaman küçük ve önemsiz kalmıştır. Oppenheim, A.L., Ancient Mesopotamia: Portrait of a Dead Civilisation, Chicago and London: University of Chicago Press, 1964, s.76; Leemans, W.F., “Old Babylonian Letters and Economik History: A Reviev Article with a Digression on Foreign Trade”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, 1968, s.181; Gelb, I.J., “The Arua Institution”, Revue d’assyriologie et d’archeologie orientale, 1972, 66, s.1-38; – “Terms for Slaves in Ancient Mesopotamia” in M.A. Dandamayev et al. (ed.), 1982, s.81-95; Diakonoff, I.M., “Socio-economic Classes in Babylonian and Concept of Social Stratification”, in D.O. Edzard (ed.), 1972, s.46; Harris, Rivkah, “Ancient Sippar: A Demographic Study of an Old Babylonian City, 1894-1595 B.C., Istanbul: Uitgaven van het Nederlands Historisch Archeol. Instituut.1975, s.323; Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.246

[160] Mısır’ın güçlü Firavunlarından I.Tutmosis M.Ö. 1504-1492 tarihleri arasında Orta Doğu’yu kapsayan büyük bir merkezi imparatorluğu yönetirken çok daha önceleri Anadolu’da Hitit konfederasyon yönetimi etkin bir şekilde varlığını sürdürüyordu. Tabletlerde adının bazen şehir, bazen ülke bazen de Arzava ülkeleri olarak geçmesinin nedeni Arzava ülkeleri olarak adlandırılan konfederasyonda bu adla bir krallığın yer almasıdır. Konfederasyonu oluşturan diğer ülkeler ise Hapalla, Mira ve Kuvaliya, Seha Nehri Ülkesi ve Appavia, Viluşa, Zipaşla ve Hariati dağlık ülkeleridir. Hitit metinlerinde bu ülkelerin hepsinin kralları Arzava Kralı olarak anılır. Hitit arşivlerinde İmparatorluğun kuruluşundan itibaren Arzava’nın Hititlere karşı düşmanca bir siyaset izlediği anlatılmaktadır. M.Ö.1550-1530 yılları arasında hüküm sürmüş olan Ammunaş’ın Arzava ülkelerinde başlayan isyanı bastıramadığı için bir cinayete kurban gittiği bilinmektedir.

[161] Afet İnan, Eski Mısır… s.182

[162] John Baines – Jaromir Malek, Eski Mısır, s.38; I. Tutmosis (M.Ö. 1530 – 1520) Suriye’yi almış Fırat boylarına kadar giderek sınır taşları dikmiştir. Afet İnan, Eski Mısır… s.102

[163] Afet İnan, Eski Mısır… s.48; Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, Çev. A.Bektaş Girgin, İmge Yay. İstanbul-2000, s.114,115

[164] Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, Çev. A.Bektaş Girgin, İmge Yay., İstanbul-2000, s.363-364

[165] Flinders Petrice, Ancient Egypt, Paris, 1916

[166] J.De Morgan, L’Humanité Préhistorique, Paris, 1921, s.96,107,109,122; Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.28

[167] A.Moret, Des clans aux Empires, Paris, 1929, s.179; Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.28

[168] A.Moret, Histoire de L’Orent vol. II, Paris, 1941, s.63; Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.29

[169] Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.29-31

[170] Taksim etmek demektir. Arazi bölünmüş, her klan belirli bir yere yerleştirilmiştir. Sepat kavramı, İbranilerde “sıbt” Perslerde de Yunanlıların “nomos” dedikleri “satraplık” olarak yer almıştır. Kabilelerin bağlı olduğu veya kentlerin bağlı olduğu bölge merkezi gibi anlamlar taşımaktadır. 

[171] 5.000 – 10.000 nüfuslu yerleşim yerleri haline gelmişlerdir. Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, s.366

[172] Mısırlıların “sepat” dedikleri birimler Mezopotamya’daki “şa’b”dır. Yine Mısırlıların “saru” dedikleri ihtiyarlar meclisi de Mezopotamyalıların “şura”sıdır. Bu benzerlik bir tesadüf değildir; bu ancak, Mezopotamya’nın birçok konuda olduğu gibi yönetim konusunda da Mısırlılar üzerinde önemli bir etkisi olduğunu gösterir.

[173] A.Moret–1937, s.46; VIII. Sülale zamanındaki bir fermanda Yukarı Mısır’da 22, Aşağı Mısır’da 20 sepat olduğu kaydedilmiştir. A.Moret-1937 s.52-67; Afet İnan; Eski Mısır Tarihi ve Medeniyeti, s.48-50,166; Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, s.387-388

[174] Mısır’ın etkilendiği bölge olan Filistin’de ilk surlarla çevrili tahkimatlı şa’b büyüklüğündeki kentlerin (Arad, Biblos) M.Ö. 3100 yıllarında kurulduğu belirlenmiştir. Mısır’daki sepatların kuruluşunun daha sonraki devirlere rastlaması normal karşılanmalıdır. Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.134

[175] John Baines – Jaromir Malek, Eski Mısır, İletişim Yayınları, İstanbul – 1986, s.222

[176] Her sepatın merkezinde “cacat” denilen bir mahkeme vardı.  Afet İnan, Eski Mısır…, s.169

[177] Mısır’da krallar “kentler tokacı” taşırlardı. Bu tokaçların üzerinde özenle işlenmiş, denetim altına alınan, surlarla çevrili muhkem sepatların hayvan ve ağaç simgeleri vardı. Tokaçtaki simge sayısı aynı zamanda egemenlik altına alınan sepat sayısını da belirtiyordu. Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, s.369, 380, 397

[178] Afet İnan, Eski Mısır…, s.168 

[179] Sepat reisleri Orta İmparatorluk döneminde “Neka-het” yani “ülkenin idarecisi” unvanını da almışlardır. Afet İnan, Eski Mısır…, s.172

[180] Afet İnan, Eski Mısır…, s.168-169

[181] Sümer fikirleri Yukarı Mısır’ı kesinlikle etkiliyordu; Mezopotamya Uygarlığıyla ilişki yoluyla Nil barbarlığına uygarlık tohumları ekiliyordu. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.103

[182] Mısır üzerinde Sami etkisinin sonraları daha etkili olduğu 250 yıllık bir dönem yaşanmıştır. İsimleri Mısırca’da “Yabancı Ülkelerin Yöneticileri” anlamına gelen Hiksoslar, Kuzeyden gelen istilacılar olup en azından Aşağı Mısır’ı fethetmiş ve yaklaşık olarak M.Ö. 1720’den 1575’e kadar yönetmişlerdir. Hiksoslar esas olarak Samî dili konuşuyordu ama bu dilin içine başka öğeler, muhtemelen Hurrice öğeler karışmıştı. Martin Bernal, Kara Atena, Çev. Özcan Buze, Kaynak Yay., İstanbul, 1998, s.65,71 ; Alexandre Moret, Historie Ancienne, tome I, Paris, 1922

[183] Mısır maddi kültüründeki birçok ilerlemeyi Yakın Doğu’ya borçluydu. Erken Hanedanlar Dönemi (İ.Ö. 2920-2575)’nde Mısır ile Sina ve Güney Filistin arasında ticaret olduğunu gösteren kanıtlar vardır. Lacivert taşının Afganistan’ın doğusundan Sümer kentlerine oradan da Mısır’a getirilmiş olduğu bir gerçektir. John Baines – Jaromir Malek, İletişim Yayınları, Eski Mısır, İstanbul – 1986, s.16, 26; Afet İnan, Eski Mısır…, s.51; Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.166-168; Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.52, 67-70

[184] Jean-Paul Thalmann, Kentlerin Doğuşu, s.169

[185] Suriye’deki Mitanni Krallığı, Firavun Tutmosis III ile savaşırken (M.Ö.1483), bölgede bulunan 330 özerk prens, askeri birliklerinin başında Mitannilerin yanında yer almışlardır. Tutmosis III, savaşı kazanmış; fakat bölgedeki eski prensleri ortadan kaldırmamış veya kaldıramamış, Mısır hazinesine her yıl belli bir vergi vermek şartıyla onları yerlerinde bırakmıştır. Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.82, 86, 87

[186] Filistin yaklaşık 250 yıl Mısır’ın egemenliği altında kalmıştır. 

[187] A.Moret, Des clans aux Empires, s.331; Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.92

[188] Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.98, 120

[189] I. Hanedan (İ.Ö. 2920-2770)’ın başlangıcını iki önemli değişim belirler: Yazı kullanımının yayılması ve muhtemelen o dönemden sonra siyasal başkent olan Memfis’in kuruluşudur. John Baines – Jaromir Malek, Eski Mısır, s.27

[190] Tinitiler’den önceki devirlerde

[191] Sümer prenslikleri Kuzey ve Güney olarak iki grupta toplandıkları gibi Mısır’daki prenslikler de biri Yukarı Mısır’da diğeri Delta’da olmak üzere iki grup olmuşlardır. Flinders Petrice, Ancient Egypt, Paris, 1916, s.114; A.Moret, Au Temps des Pharaons, Paris, 1922, s.89; Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.31

[192] Şahin klanının şefi kendisi ve klanının kutsal totemi Şahin (Horus) ile özdeşleştirilmiş olan “Menes”, Vadi’nin ve Delta’nın geri kalan topraklarını zaptetti ve bağımsız köy ve klanları tek bir devlet içinde sımsıkı birleştirdi. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.104; Drioton et Vandier – 1938, s.136; Afet İnan, Eski Mısır…, s.57-60

[193] Afet İnan, Eski Mısır…, s.50

[194] Yönetimin başında teokratik bir monarşi, halk içinde ise irsi esaslara dayanan, toprağa bağlı feodal bir aristokrasi sınıfı, eyalet yönetimlerine ise merkezin memurları vardı. Bu derece merkeziyetçi bir devlette doğal olarak geniş bir imtiyazlı memur sınıfı oluşmuştur. Mısır merkeziyetçiliği bürokrasisiz yapamamıştır. Bu gelenek değil, bir zorunluluktur. Tarihte Mısır Uygarlık geleneğinin izleyicisi bütün yönetimler bürokratik bir sınıf yaratmak zorunda kaldılar. Bu sistem Menfis, Orta ve Yeni İmparatorluklar döneminde az bir değişiklikle devam etmiştir. Afet İnan, Eski Mısır…, s.74, 172, 173, 179

[195] Afet İnan, Eski Mısır…, s.95

[196] Firavun lakabının bundan alındığı iddi edilmektedir. Bkz. W. Durant – 1937, s.212; Afet İnan, Eski Mısır…, s.166, 168-169

[197] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.214

[198] Eski İmparatorluk VI. Hanedan devri sonunda yaşanan ve uzun süre devam eden ihtilal çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Ayaklanan halk, sarayları işgal etmiş, idari bürolara ve adli salonlara girerek ellerine geçirdikleri arşiv belgelerini, yönetmelikleri, muhasebe ile ilgili belgeleri gözler önüne sermiş, mezarları açarak dini sırları ifşa etmiştir. İnsanlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Fakirler zorbalıkla firavuna ve zenginlere ait mallara el koymuşlar, hatta kendileri için tapu belgeleri de ele geçirmişlerdir. Bunun sonucu olarak mallar el değiştirmek, eski zengin yoksul; eski yoksul zengin olmuş. Öyle ki, soylularla halkın rolleri değişmiş, yoksullaşan soylular ya göç etmeye mecbur kalmışlar ya da yeni zenginleşen açgözlülerin yanında hizmetli olmuşlardır. A. Moret, Le Nil, et la civilisation égyptienne, Paris, 1926, s. 306; Mürüvvet Kurhan, Eski Mısır İmparatorluk Devrinde Siyasi ve Dini Durum, TTK Yay., Ankara 1984, Belleten, C.LVII, Aralık, 1993, Sayı: 220

[199] Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.518; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.II, s.190-191; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.188-192; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.II, s.98-100; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.235-236; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.III, s.60-64; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, s.786-788; Cevherî, Sıhâh, C.III, s.1240-1241; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.786-788

[200] Kasas Suresi, 15

[201] Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.518; Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.II, s.190-191; İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.VIII, s.188-192; İsmail b. A’bbad, el-Muhît fi’l Luğa, C.II, s.98-100; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.235-236; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.III, s.60-64; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, s.786-788; Cevherî, Sıhâh, C.III, s.1240-1241; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît; C. II, s.786-788 

[202] Mezopotamya’da “şa’b”, Mısır’da “sepat” diye bilinen topluluklar anlamında kullanılmıştır. Tevrat’ın Sayılar bölümü incelendiğinde “sıpt”ın, kabilelerin bir araya gelerek oluşturdukları 35.000 –70.000 askerden oluşan topluluk olduğu anlaşılmaktadır. Sonraları Persler “eyalet” anlamında “sarpat”ları kurmuşlardır.

[203]Musa, kavmi için su aramıştı. “Asanı taşa vur” demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı ve herkes (sıbt) içeceği yeri öğrenmişti. Allah’ın rızkından yiyin, için; yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.” Bakara:60)

“Biz onları on iki sıpt topluluğuna ayırdık. Kavmi Musa’dan su istediği zaman “Asanla taşa vur” diye vahyettik. Ondan on iki pınar fışkırdı. Herkes su içeceği yeri öğrendi. Bulutla üzerlerine gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin” dedik. Onlar bize zulmetmediler; fakat kendilerine zulmediyorlardı.” (A’raf:160)

[204] Zebidî, Tacu’l A’rûs, C.V, s.394-396; Kamûs Tercümesi, C.III, s.302-305, İbn-i Manzur, Lisanü’l A’rab, C.8, s.175-179; Ezherî, Tehzîbü’l Luğa, C.I, s.424-429, Halil b. Ahmed, Kitabü’l A’yn, C.I, s.252-255; İbn-i Düreyd, Cemheretü’l Luğa, C.II, s.342-343; Ahmed b. Faris, Mücmelü’l Luğa, C.II, s.526; Cevherî, Sıhâh, C.III , s.1236-1237; Faris b. Zekeriyya, Mekayîsü’l Luğa, C.III, s.262-263; İsmail b. A’bbad, el- Muhît Fi’l Luğa, C.II, s.698-699; Tahir Ahmed ez-Zavî, Tertîbü’l Kamûsi’l Muhît, C.II, 698-699  

[205] Musa, tayin ettiğimiz vakitte kavminden 72 adam seçti. Onları sarsıntı tutunca dedi ki “Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin. İçimizden beyinsizlerin yaptıklarından dolayı hepimizi helak mı edeceksin? Bu senin imtihanından başka bir şey değildir. Bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin. Bizim velimiz sensin. Bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.” (A’raf:155)

[206] Mısır’dan kaçan İsrailoğullarının çölde geçirdikleri kırk yıllık göçebelik devrinden sonra Yeşu yönetiminde Kenan’a girdikleri zamandan, İbrani Devleti’nin kuruluş tarihine kadar geçen süreye “hakimler – şofetim’ler” devri denir. Bu sürenin yaklaşık 250 yıl olduğu tahmin edilmektedir. Hakimler devrinde İsrailoğulları Kenan diyarında 12 sıbt halinde yaşamış, hepsinin birlik oldukları dönemler ise az olmuştur. Hakimler devrinde İsrailoğulları ancak kırk bin muharip çıkarabildikleri halde krallık devrinde bu rakam 1.300.000’e çıkmıştır. Tevrat, Hakimler, V.8; Mülük’üs Sani, XXIV. 9

[207] M.Ö. 1000 yıllarında Davud(AS) farklı eyaletleri bir yüzyıldan daha az sürecek olan birleşik bir imparatorluk haline getirdi (M.Ö.1000-922). Başkenti, İbrani olmayan nüfusu yatıştırmak için Hebron’dan İbranilikle ilgisi olmayan Kudüs kentine taşıdı ve çoğunluğu elde etti. Askeri seferler veya diplomatik manevralarla Ürdün nehrinin güneyi ve Şam dahil birçok yeri hükümdarlığı altında bir araya toplamayı başardı. Sarayın kapısında bizzat icrayı adalet eden Davud(AS), ne Asur ve Babil kralları gibi Tanrı’nın kutsal vekili, ne de Firavunlar gibi Tanrı’nın oğlu idi, baş haham bile değildi. Çünkü baş hahamlık Levi’lere ait bir imtiyazdı. Davud(AS) sıbtlardan gelen temsilciler ile merkezi yönetimi sürdürmüştür. Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.319-320

[208]Geniş bilgi için bkz. Tevrat, Sayılar Bölümü

[209] Leviler, dini hizmetler görevini kuvvetler dengesi prensibine göre sürdürdüler.

[210] Martin Bernal, Kara Atena, s.26, 49, 66, 73, 76, 109, 141, 164, 165, 255, 294, 387, 390, 409, 551, 552, 555, 559, 565, 574, 575, 576, 580, 580, 586, 587

[211] Mezopotamya’nın köle nüfusu, özgür nüfusa oranı bakımından her zaman küçük ve önemsiz kalmıştır. Finley yaptığı önemli araştırmasında, klasik “taşınır mülk” ve bir üretim biçimi olarak köleliğin Greko–Romen dünyasında doğduğunu kanıtlamıştır. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.246-247

[212] Afet İnan, Eski Mısır… s.172

[213] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK Yay. Ankara-1999, s.7

[214] Firavun II. Amenemhat (M.Ö.1938-1904)ın mezarından Girit, Babil, Fenike hediyeleri çıkmıştır. Guy et Rachet, Dictionnaire de la Civisattion Egyptienne, Paris, 1968, s.29; Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.25-26, 29-30

[215] Girit’in egemen tacir sınıfının başındaki ünlü rahip-tüccar kral. ; Minos Uygarlığı, M.Ö. 2.000 dolaylarında okur yazarlık durumuna yükselmişti. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.142

[216] Giritliler tüccar olduklarından dolayı saraylarına sur yaptırmamışlar, bu da askerliğe fazla önem vermediklerine yorulmuştur. Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.71; Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.37-38, 47; Charles Keith Maisles, Uygarlığın Doğuşu, Çev. Alaeddin Şenel, İmge Yay. Ankara, 1999, s.237

[217] Afet İnan, Eski Mısır… s.91-93, 98-99; “Hyksos” “Çoban Krallar” demektir. Mukaddes dilde “hik” “kral”, bayağı dilde “sos” “çoban” demektir. A.Moret – Histoire Ancienne, Tome I. 1941, s.470-471; Hiksosların siyasi hakimiyetleri M.Ö. 1788 – 1580 tarihleri arasında olduğu tahmin edilmektedir.

[218] Frank Stubbings, “Mikene Uygarlığının Yükselişi” adlı araştırmasında Mikene döneminin başlangıcında Yunanistan’da Ortadoğu ve Mısır etkisi olduğunu gösteren arkeolojik bulgular olduğuna değinmektedir. Stubbings, Frank H., The Rise of Mycenaean Civilization, The Cambridge Ancient History, 1973, s.C.2, Kısım.1, The Middle East and the Aegean 1800-1380 BC, s.627-658; Martin Bernal, Kara Atena, Çev. Özcan Buze, Kaynak Yay. İstanbul, 1998, s.551

[219] Martin Bernal, Kara Atena, s.552

[220] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.33-35

[221] Geniş bilgi için bkz: Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.57-92

[222] Afet İnan, Eski Mısır… s.147

[223] Mikene Yunanistanı’nın pek çok yerinde Fenikece koşulması yanında, Mikene Uygarlığı, Eskiçağ Doğusu periferisinde ve en batıda yer alan bir kültürdür. Astour, M.C., Hellenosemitica: an Ethnic and Cultural Study in West Semitic Impact on Mycenaean Greece, Leiden: Brill. 1967, s.357-358; Martin Bernal, Kara Atena, s.565 

[224] Firavun I.Psammetikus (664-610) Yunan ve Karya paralı askerlerini kullanan ilk kral ve böylece 300 yıl devam eden bir gelenek başlatmıştır. 4. yüzyıla gelindiğinde, bütün ana güçler, uluslar arası savaşlarda onsuz edilemeyen ve çoğunlukla çatışmaların seyrini belirleyen Yunan birlikleri kullanmaya başlamışlardır. Bunların bir kısmı Mısır’a yerleşerek yabancı çekirdeğini oluşturmuşlardır. John Baines – Jaromir Malek, Eski Mısır, s.45

[225] Yunan kültürü, Mısırlılar ve Fenikelilerin M.Ö. 1.500 civarında yaptığı kolonileştirme ve yerli halkı uygarlaştırma sonucunda ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Yunanlılar Orta Doğu kültüründen çok büyük ölçülerde alıntılar yapmışlardır. Martin Bernal, Kara Atena, s.49

[226] Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.70-71; Akha (Akhay veya Aka)lılar hakkında farklı yorumlar için bkz: Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.32-33

[227] Fontenrose, Sami etkisinin Yunanistan’a kara yolu ile olduğunu ileri sürmektedir. Frontenrose, J, Python: Astudy in Delphic Myth an its Origins, Berkeley, University of California Press, 1959;Yunanistan ile Suriye liman kenti Ugarit’teki Batı Samî kültürü arasında görülen yakın paralelliklerin ortaya çıkardığı sorunları çözme girişiminde bulunan Webster, farklı bir yaklaşımda bulunmaktadır ve Ugarit’te Yunan kolonileri bulunduğunu ve Samî mitoslarının ve öykülerinin aktarılışının yurtlarına dönen koloni mensupları Yunanlılar tarafından yapıldığı varsayımını ileri sürmektedir. Webster, T.B.L., From Mycenae to Homer, Methuen, Londra, 1958, s.37; Cyrus Gordon, Sami kültürü ile Yunan kültürü arasındaki bağlantıyı kurarken Ugarit ve Girit üzerinde durmaktadır. Ugarit üzerine yaptığı araştırmalarını Homeros ve Kitab-ı Mukaddes yapıtında yayımlamıştır. Gordon bu çalışmasında “Yunan uygarlığı ile İbrani uygarlığı, aynı Doğu Akdeniz temeline kurulmuş paralel yapılardır” sonucuna varmıştır. Martin Bernal, Kara Atena, s.559

[228] Yunanlıların kökeni Asya, Mısır ve Fenike’dir. Jean Bodin, Method for the Easy Comprehension of History, Çev. B.Reynolds, New York, Columbia University Press, 1945, s.341; Martin Bernal, Kara Atena, s.255

[229] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.199

[230] Geniş bilgi için bkz. Celâl Saraç, İyonya Pozitif Bilimi, Yeni Zamanlar Yay., İstanbul, 2002 

[231] Öyle ki, 7. yüzyılda Yunanistan’da ticaretin gelişmesi ile maden külçeleri malların değerini karşılamaya yetmemiş, Mezopotamya’da öteden beri kullanılan gümüş ve altın külçeleri ölçü olmaya başlamıştır. Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.126vd.

[232] Mezopotamya’daki Sami – Sümer uygarlıkları ortak bir yazı ve kültürle birbirine sıkıca bağlanmıştır. Martin Bernal, Kara Atena, s.65

[233] Kenaniler, M.Ö. 3. binyılda Arap Yarımadası’ndan, Bereketli Hilal’e hareket eden Amurruların alt bir grubuydu. Bereketli Hilal’in batısındaki Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün’e yerleştiler. Onların göçü Eriha, Betşan, Megiddo, Akka, Sur, Sayda isimlerinin işareti olan ve M.Ö. 4. bin yıla kadar uzanan eskiden benzer göçlerde olduğu gibi Arabistan’dan gelen başka bir göç tabakasıydı. Kültürleri Mezopotamyalıydı. Çömleklerinde ve heykellerinde de olduğu gibi Mezopotamya’daki Amurru şehirlerinin benzeri olan şehirlerinin isimlerine kadar yansıyordu. Fenikelilerin ticaret ve endüstrilerinin en önemli vasıtası gemilerdi. Dayanıklı gemilerin yapımında kullandıkları sedir ağacı ve reçine Lübnan dağlarında bol miktarda vardı. Yıldızlardan bakarak denizlerde uzun yolculuklar yaptılar ve kıyılarda çok sayıda ticari koloni kurdular.

[234] Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.195-196

[235] Fenikeliler, mason efsanelerinde çok önemlidir; çünkü dünyayı simgeleyen ve mason ayinlerinin ve inançlarının odağında yer alan Kudüs Tapınağı’nı inşa eden kişi, yarı FenikeliHiram’dır. Hıristiyanların yürüttüğü İbranî araştırmalarında reformasyonun hemen ardından gelen patlama, İbranice ile Fenikecenin aynı dilin çevirmensiz anlaşılan iki lehçesi olduğu görüşünü yaygınlaştırmıştır. Friedrich, J., Phönizisch-punische Grammatik, Roma, Analecta Orientalia,1951, s.4; W.J. Albright,ise İbranice’yi “Kenanice’nin bir lehçesi” olarak tanımlamıştır. Meneham Stern, Greek and Latin Authors on Jaws and Judaism, C.1, From Herodotus to Plutarch, Kudüs, Israel Academy of Humanities and Sciences, 1974, s.12; “Pratikte İbranice ve Fenike dilleri arasında hiçbir fark yoktur” demektedir. Martin Bernal, Kara Atena, s.254-255; Suriye ve Filistin, Şemseddin Günaltay, TTK Yay. Ankara, 1987, s.180; Cengiz Gökoğlu, İlk Çağ Tarihi, Karınca Matbaacılık, İzmir, 1964, s.270-271

[236] Kitab’ül Mülük’ül Salis, V. 5-12

[237] Kitab’ül Mülük’ül Salis, IX, 10-14 

[239] Fenikeliler Biblos’tan kürek çekerek bir gemi ile Nil’e sekiz günde varabiliyorlardı, rüzgar elverişli olduğunda ise dört günde dönebiliyorlardı. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.142

[240] Autran, C. Phéniciens: Essai de Contribution a L’Histoire Antique de la Mediterranéen, Gardiner, 1920; Berard, Victor, Les Phéniciens et l’Odysse, Paris, 1902-1905; Şemseddin Günaltay, Suriye ve Filistin, s.165

[241] Çorak bir sahilde yaşayan Fenikeliler kendilerini halklar arasındaki alışverişin görevlileri haline getirdiler. Onların tekneleri Akdeniz’in dört bir yanına dağıldı. Topluluklar arasında köprüler kurdular, mal ve bilgi transferi yaptılar. Böylece astronomi, denizcilik ve coğrafya bilgilerini geliştirdiler. Yunanistan ve İyonya sahilleri Fenike kolonileri ile doldu… Bu bağımsız kolonilerin Yunanistan’ın eski halkları ve birbiri ardı sıra gelen barbar istilalarından geriye kalanlar ile birleştiler. Bunun sonucunda Yunan ulusu bu çoklu karışımların bir sentezi olarak Yunanca oluştu. Anne Robert Turgot, Oeuvres de M. Turgot Ministre d’état, Précédées et accompagnées de Mémoires et de Notes sur sa Vie, son Administration et ses Ouvrages, 9 Cilt, Paris, 1808-1815, c.2, s.66-70, Martin Bernal, Kara Atena, s.294 

[242] Yunanlılar daha M.Ö. 11. yüzyılda Fenike yazısıyla deney yapmaya başlamamış olabilir. Fakat Yunan sistemi en iyi şekilde, M.Ö. 800 civarındaki Fenike prototipinden kaynaklanmış olarak tanımlanabilir. Kyle McCarter, The Antiqutiy of the Greek Alphabet and the Early Phoenicin Scripts, Missoula, Montana: Scholars Press for Harvard Semitic Museum. 1975, s.126; Fenikelilerin 8. yüzyıl ya da daha sonrasına kadar Batı’da bulunmadığı görüşü yanlıştır. Fenikeliler, 11. yüzyıldan itibaren Batı Akdeniz’deki adalar ve sahiller ile temastaydı. Alfabenin ilk yayılışındaki başlıca etkenin Doğu’ya giden Yunanlılar değil, Batı’ya giden Fenikeliler olduğuna inanma yönünde güçlü bir eğilim duymaktaydı. Cross, F.M., “The early alphabetic scripts”, Cross (der.), Symposia, Celebrating the Seventy – Fifth Anniversary of the American Schools of Oriental Research (1900-1975), içinde, Cambridge, Mass., 1979, s.108-111; Yunanlıların Troya Savaşı’ndan önce bir alfabeye sahip olduğunu belirten güçlü Yunan gelenekleri olduğunu ortaya koymuştur. O nedenle de, alfabenin 14. yüzyılda Girit’te yaşayan Sami dilli Eteokret nüfus aracılığıyla aktarılmış olduğunu savunanlar da vardır. Bkz. Stieglitz, R.R., “The Letters of Kadmos: Mythology, archaeology and eteocretan” 1981, s.606-616; Anadolu, Ege ve başka yerlerdeki alfabelerin ve Akdeniz çevresinde kullanılan, alfabetik olarak türetilmiş hece yazılarının M.Ö. 15 ya da 14. yüzyılda Fenike kentlerinde 22 harfli Kenani alfabesinin gelişmesinden önce, Levant’da kullanılan tek bir alfabeden kaynaklanmıştır. Bkz. Bernal, M., Cadmean Letters: The Westward Diffusion of The Semitic Alphabet Before 1400 BC, Winona Lake: Eisenbrauns. 1988; Martin Bernal, Kara Atena, s.574-580

[243] Aristoteles, kendi zamanındaki kent devletlerini ev halklarının ve girişimlerin farklılıkları temeli üzerinde yükselmiş, onların üzerinde duran, içinde bir tabakalaşmanın belirgin biçimde görüldüğü, daha doğrusu tabakalaşmanın işbölümünün temelini oluşturduğu kendi başına bir siyasal birim olarak görür. Charles Keith Maisels, Uygarlığın Doğuşu, s.19, 20

[244] Atina’nın eski kral aileleri

[245] Aristokrasi çağında krallar “arhon basilevs” olarak sadece dini işlerle ilgilenen memur konumuna düşmüşlerdir.

[246] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.97,98

[247] Klasik ve Helenistik çağlardaki Dor krallarının kendilerinin Mısır ve Fenike kökenli olduğuna inandıklarına kuşku yoktur.Martin Bernal, Kara Atena, s.73

[248] Geniş bilgi için bkz: Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.98-99

[249] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.170,171,175

[250] Çünkü bu yeni değişim aracının kullanılmaya başlandığı her yerde onu tefecilik, ipotekler ve borç köleliği izledi. Yahudi, Yunan ve İtalyan topluluklarında, borçlularla alacaklılar arasındaki mücadeleler, önemli siyasal çatışmaların başlıca nedeni olmuştur. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.165

[251] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.99-100

[252] Sparta M.Ö. 8. yüzyılda 4 açık köye Akalıların kurduğu Amiklai’nın 5. köy olarak katılması ile kurulmuştur. Spartalılar Amiklai’yi fethetmişler ve halkını da kendi “file”(kabilelerin bir araya gelerek oluşturdukları siyasal birlik)lerine katmışlardır. Sparta’yı yaklaşık 25.000 özgür ve birinci sınıf yurttaş(damos) kurmuştur. İkinci sınıf vatandaşları olan “periokios”lar, dağlık köy ve kasabalarda yaşayan özgür fakat siyasal hakları kısıtlı; askeri olarak da Sparta’ya tam bağımlı yaşayan kişilerdi. Üçüncü sınıf Spartalılar ise sayıca çok daha fazla olan eski Aka köylüleri(helot) idi. Üretimlerinin %60’nı Spartalılara vermek zorundaydılar.  

[253] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.102 vd.

[254] Sparta kralları, kendi atalarının Heraklesoğlu olduğuna, dolayısıyla Mısırlı olduğuna inandıkları için, Isparta’nın “ulusal” kutsal mekanı Menelaion’da bir piramit inşa etmişlerdir. Isparta krallarından birinin Kudüs’teki yüksek rahiplere yazdığı ve onlarla akraba olduğunu iddia ettiği mektup önemlidir… Kuzey Batı Yunanistan ile Trakya’nın her tarafında Mısır ve Sami dinsel etkisinin mevcut olduğu konusunda çok az kuşku vardır… Hemen hemen bütün Tanrı adları Yunanistan’a Mısır’dan gelmiştir… Martin Bernal, Kara Atena, s.109,141,195; Yunanlılar; Mısır Tanrılarını yalnızca Mısır’da örneğin, Naukratis’te 6. yüzyılda kurulan bir Yunan kolonisindeki zanaatkarlar ve tüccarlar aracılığı ile değil, kendi topraklarında da öğrenebilmekteydiler. Siegfriedz Morenz, Die Begegnung Europas mit gypten, Zürih, 1969, s.56-57; George G.M. James, 1954 yılında “Çalınan Miras: Yunan felsefesini kuran Yunanlılar değil, genellikle Mısırlılar denen Kuzey Afrika halkıdır” adlı bir kitap yayımlamıştır. Bkz: George G.M. James, Stolen Lgacy, The Greek were not the authors of Greek Philosophy, but the people of North Africa, commonly called the Egyptians, New York, Philosophical Library.

[255] Anadolu’da önceleri dini sonradan da siyasi bir nitelik kazanan buna benzer amfiktiyoniler kurulmuştur. 12 iyon kenti Mikale’de “Panionion” tapınağında, 6 Dor kentinin “Apollon” tapınağı etrafından dini birlikler kurmuşlardır. Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.105

[256] Sparta’da ilk zamanlar tek kral varken zamanla aynı yetkileri paylaşan ikinci bir kral daha seçilmiştir. İlk krallar savaşta başkomutan, barışta rahip ve adli amirdi. Sonradan bir memur derecesine inecek kadar yetkileri azaltılmıştır. Ayrıca 60 yaşına gelen, savaşamayacak kadar yaşlı ama fikir sahibi ve deneyimli soylulardan oluşan 30 kişilik ihtiyarlar meclisi vardı. Daha sonraları mücadele elde edilen ve yetkilerin çoğunu elinde bulunduran, özgür asker yurttaşların katılımı ile oluşan “apella” yani “halk meclis” kuruldu. İhtiyarlar meclisi üyelerini ve devlet denetçilerini halk meclisi seçmeye başladı. Denetim görevi, sınıf mücadelelerinde halktan yana tavır alan din adamları tarafından yapılırdı. Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.115vd.

[257] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.177vd.

[258] Martin Bernal, Kara Atena, s.109

[259] Yunan Orta Çağında şehir devletlerini idare eden kralın yanında bir aristokratlar sınıfı meydana gelmiş, eski kabile teşkilatının yerini çok daha gelişmiş siyasal ve sosyal teşkilata sahip şehir devletleri almıştır. Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.97

[260] İbrani Devleti’nin Eski Yunan şehir devletlerinin gelişmesinde önemli etkisi olmuştur. Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.92,90,52,95,

[261] Leslie Lipson, Demokratik Uygarlık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara – 1984, s.15

[262] Lipson, Demokratik Uygarlık, s.16

[263] Lipson, Demokratik Uygarlık, s.17

[264] Solon Atina’nın eski kral ailelerinden Medontid soyundan gelen bir aristokrat, diğer taraftan çok sayıda ülke görmüş bir gezgin, ekonomik işlerde bilgi sahibi zengin bir tüccar, alt tabakalarla yakın ilişkileri kurabilen, İyon kültürünü hazmetmiş bir bilgin, düşünür, şair, yazar ve düşündüklerini ifade edebilen iyi bir konuşmacıdır. Bu özellikleri ile Solon sınıflar arası ortak bir isim olarak belirmiştir.

[265] Lipson, Demokratik Uygarlık, s.26; Solon borca karşılık insanların kendilerini rehin gösterme usulünü kaldırmış, köylüye tüm borçlarını bağışlamış, ipotek edilmiş toprakları sahiplerine geri vermiş, borcundan dolayı dış ülkelere köle olarak satılanların çoğunu devlet adına satın alıp özgürleştirmiş ve borçları hükümsüz saymıştır. Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.187

[266] Lipson, Demokratik Uygarlık, s.171

[267] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s.201-205

[268] Giovanni Sartori, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Çev. Tunçer Karamustafaoğlu – Mehmet Turhan, T.D.Vakfı Yay. Ankara, 1993, s.27 

[269] John V.A. Fine, The Ancient Greeks, A Cricial History, Cambridge: Harvard University Press, 1983, s.108; Raphael Sealey, A History of the Greek City-States ca. 700-338 B.C. Berkley: University of California Press, 1976, s.91-92; Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, Çev. Levent Köker, T.S.İ. Derneği – T.D. Vakfı Yay., Ankara, 1993, s.5

[270]Lipson, Demokratik Uygarlık, s.171, AristoDemokrasi ile oligarşiyi ayıran özellik, yoksulluk ve zenginliktir. … Yoksullar yönettiği zaman demokrasi vardır” der. Aristo’ya göre en iyi tür demokrasi ve aynı zamanda en eski olanı, çiftçilerden oluşanıdır; çünkü en iyi demos toprağı işleyendir. Çiftçiler, çok mülk sahibi olmadıklarından sürekli çalışırlar. Dolayısıyla meclise nadiren katılırlar”, demektedir. Demokratik Uygarlık, s.26-27

[271] Lipson, Demokratik Uygarlık, s.142

[272] Neugebaure, O., Mathematical Cuniform Texts, New Haven: American Oriental Society and the American Schools of Oriental Research, 1945; Martin Bernal, Kara Atena, s.387; Celâl Saraç, İyonya Pozitif Bilimi, Yeni Zamanlar Yay., İstabnul, 2002 

[273] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.186

[274] S.Schiffer, Les Origines de l’Aatronomie, Thales, 1935, C.II; Ceâl Saraç, İyonya Pozitif Bilimi, s.145

[275] Platon’un Mısır’da öğrenim gördüğüne ve burada edindiği deneyimden çok şeyler öğrendiğine inanan Mısırbilimciler vardır. Bkz. Siegfriedz Morenz, Die Begegnung Europas mit gypten, Zürih, 1969; Martin Bernal, Kara Atena, s.44-48 ; Ceâl Saraç, İyonya Pozitif Bilimi, s.161,167,211

[276] Lauer, J.F., Observations sur les Pyramides, Kahire, Institut Français d’Archéologie Orientale, 1961, s.10; Martin Bernal, Kara Atena, s.390

[277] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.182,183; Ceâl Saraç, İyonya Pozitif Bilimi, s.161, 167

[278] Hegel, G.W.F., Lectures on the History of Philosophy, T. E.S. Haldane – F.H. Simson, 3 Cilt, 1892, London, C.1, s.197-198; Martin Bernal, Kara Atena, s.409

[279] Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.187

[280] Karl Marx, Kapital, Çev. Alaattin Bilgi, Ankara, 1986, s.380

[281] Bu sayının 40.000 veya 50.000 olduğunu ileri sürenler de vardır. Fakat bu kadar kişi alacak büyüklükte bir toplantın yeri olmadığı gibi, toplantılara katılanlardan kaç kişinin konuşabildiği ve sesini kaç kişiye yetiştirebildiği de ayrı bir merak konusudur. Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, s.19-21

[282] Yunan kent devletlerinin çoğunluğu 2.000’den 10.000 dolaylarına varan yetişkin erkek yurttaşı vardı. Yunan siyaset teorisyenleri 5.000’den 10.000’e kadar bir rakamı ideal olarak düşünmekteydiler. İdeal olarak böyle bir devlette her yurttaş, hiç olmazsa, başka bir yurttaşı şahsen tanıyabilmeliydi. John V.A. Fine, The Ancient Greeks, A Cricial History, s.51; Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, s.435

[283] İhsan Turgut, Platon, İzmir; Platon, Mektuplar, Çev.İrfan Şahinbaş, s.51, 75, 76, 79

[284] Eski Yunan dinlerinin mitolojik öğelerle dolu oluşunda ozanların kurgularının büyük etkisi olmuştur. Çoğu Anadolu, Ortadoğu ve Mısır kökenli efsanelerin ozanlar tarafından yeniden ve geliştirilerek ele alınışı önemli bir mitolojik birikimin oluşmasına neden olmuştur. Gordon Childe’ın değindiği gibi “Tunç Çağı sırasında Yunanistan’da, kahramanların saraylarında ağırlanan ozanlar bir teoloji ortaya koymuşlardı. Ozanların teolojisi tanrıları, savaşsever koruyucularının benzerleri olarak gösteriyordu…; fakat bununla beraber hepten de ahlak yoksunu olduğu söylenemez. Öyle ki, Platon Diyaloglar’ında kendisinden felsefe öğrenmek isteyen krala önce dine ve ahlaka saygılı olmasını, bu konuda kararlı tutumunu özenle sürdürmesi konusunda bir güven vermesi halinde ancak ona felsefe öğretebileceğini söyler. Yine Anadolu’da Alaşehir (Philadelphia)’de Agdistis’e adanan bir özel sunağın kitabesinde şunlar yazılıdır: “Erkek olsun kadın olsun, köle olsun özgür olsun, bu sunağa gelen herkes tüm Tanrılar önünde, hiçbir adama ya da kadına karşı bilinçli olarak kötü hile ya da meşum zehir kullanmayı tasarlamayacaklarına; aşk büyüleri, çocuk düşürme, gebelikten korunma ya da adam öldürme, hırsızlık gibi şeyleri yapmayacaklarına, başkalarına öğütlemeyeceklerine; hiçbir şey çalmayıp, bu eve karşı iyi davranacaklarına yemin etsin.” Bu kitabe veya benzerlerine sık sık rastlanmasa da en azında ahlakın önemsendiği küçük topluluklara rastlanmıştır. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, s.181,217

[285] Roma kentini kurdukları söylenen bu kişiler uzun yıllar Roma populus’unu oluşturan tek sınıftı.

[286] Roma nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturanlar genellikle çiftçi ve zanaatkarlardı. Krallık döneminde yurttaşlık hakları yoktu. Cumhuriyet döneminde sınırlı haklara sahip olarak asker olmaya başladılar. Uzun mücadeleler sonunda cumhuriyet döneminin ortalarında soylularla – patricus aynı haklara sahip olabildiler.

[287] Romulus tarafından atanan soylulardan oluşan yönetim, seçim, din ve askerlik işleriyle uğraşan comitia curiata – soylulardan oluşan halk meclisleridir.

[288] Monarşi döneminde kralın danışmanıydılar. Babalar meclisi ve soylular meclisinin kararlarını onaylarlardı.

[289] Senatörler Roma’nın genişlemesi ile beraber zamanla imparatorluğun saraydan sonra en önemli çıkar çevresini oluşturmuşlardır. Senatörler imparatorluğun her yerinde büyük topraklara sahiptiler. Bölgedeki etkinliklerini valilikler ve kalıtsal koruyuculuk bağları ile güçlendiriyorlardı. Ekonomik etkinlikleri, saygınlıkları ve siyasal örgütleri aracılığı ile Roma aristokrasisi, imparatorlar üstünde büyük ve sürekli bir baskı yapabiliyorlardı.

[290] Yalnız soyluların katıldığı en eski halk meclisidir.

[291] Bu nedenle “imperium” kavramı kral için kullanılırdı.

[292] Cumhuriyet dediğimiz respublica bir rejimin adı değildir. Kamu mülkiyeti veya kamuya ait görev ve menfaatlerin toplamı, kısa ve genel olarak “devlet” demektir.

[293] Fakat cumhuriyetin son zamanlarında magistralar tekrar kuvvetlenmiş ve bu nedenle “Principatus” dediğimiz İlk imparatorluk devri başlamıştır.

[294] Aventinum

[295] Pleblerin (ezilenlerin) çıkarlarını korumak üzere “tribunus plebis”in (ezilenler meclisi) çıkardığı kanunlardır. Bu yasalar Roma’da soylular için çıkarılırdı. Bu yasaya aykırı davranan kimse  idam edilir ve aile bireyleri satılırdı.

[296] Özgür bir kişinin bir borç karşılığında güvence olarak hizmet önerdiği bir sözleşmedir. Borçlu borcunu faiziyle birlikte ödeyemezse borcunu ödemek için çalıştırılıyordu. Nexum, köle değildi, çünkü yurttaş olarak kalıyordu. Ama bir kez nexum olan kişinin, borçluluk durumundan kurtulması hemen hemen imkansızdı. İ.Ö. 326 veya 313’te lex Poetilia denilen yasa ile ortadan kaldırıldı.

[297] Kamu toprakları zengin patriciuslarca işgal edilmekteydi. Tekrar bir pay karşılığında köylülere dağıtıyorlardı.

[298] Cumhuriyet devrinde kralın yerine gelen magistralar bir yıl iktidarda kalan, orduya kumanda eden, kent içinde en üst yargı mercii olan kişilerdi. İki kişi olarak seçilirlerdi veya bir magistra ikincisini seçerdi, meclis de onaylardı. Aynı yetkilere sahiptiler. Biri diğerinin işini veto edebilirdi. Bu yönetim biçimi uzun yıllar ciddi sorunlara neden olmadan devam etmiştir. Cumhuriyetin gelişmiş yıllarında iki tip büyük magistra birbirinden ayrılmıştır. Birinciler İmperiuma sahip yani dictator, consul, preator ve imperium yetkileri verilerek seçilen ordu kumandanlarıydı. Senatoyu ve halk meclislerini toplantıya çağırmak ve kanun teklif etmek hakkına sahipti. İkinciler ise censorlar, aedilisler, quaestorlar olup kumanda yetkileri olmayan ve meclisleri toplayamayan kişilerdi… Senetus üyeleri bütün magistralara tabi idiler. Her magistra, yetki alanlarına giren konularda beyanname yayımlama hakkına sahipti. İktidarda kaldığı yıl içinde itaat edilmesini istediği emirleri bir beyanname (edictum) ile ilan ederdi. Bu beyannamedeki hüküm ve emirler magistranın iktidarda bulunduğu süre için geçerliydi. 

[299] On İki Levha’da ele alınan başlıca konular şunlardır: Aile, evlilik ve boşanma; malların veraset yoluyla elde edilmesi, mülkiyeti ve devri; haksız fiiller ve suçlar; borç, kölelik ve nexum. En önemli maddelerinden biri soylularla ezilenlerin evliliğinin yasaklanmasıydı. On İki Levha’da kamu hukukuna ilişkin herhangi bir hüküm yer almamıştır.  

[300] Dört veya beş yıllığına seçildiği de olmuştur. Genel olarak fiili görev süreleri 18 ay olmuştur.

[301] Pleb sınıfından ilk censor M.Ö. 351’de seçilmiştir.

[302] Askerlikte korkak, şehirde itaatsiz, magistralara karşı serkeş, hakimlik görevinde yeteneksiz, şef olarak fazla otoriter, şerefsizliğe neden olan mahkumiyetler, yalancı şahitlik, yalan yere yemin, güvenilir bir kimse olmamak, müsriflik, baba hakimiyetini suiistimal, faizcilik…

[303] Krallık döneminde “comitia curita”ya sadece soylular katılırken cumhuriyet döneminde “comitia centuriata”ye hem soylular hem de plebler katılmaktaydı.

[304] Roma kentinin populusunun nüfus ve toprak bakımından örgütünün esası, aşiretidir.

[305] Musa’nın 70 kişilik meclisi hatırlanmalıdır. Nüfusun 500.000 olduğu dönemde Roma kentinde 50.000 Yahudi yaşıyorsa bir etkiden de bahsedilmelidir.

[306] Proconsul(vali)ün eyalet içinde yetkileri oldukça genişti. Savaş, yönetim, yargı işleri ona aitti. Romalı vatandaşlara Roma hukuku, yerlilere kendi hukukları uygulanırdı.

[307] Roma’nın Hıristiyanlara yaptığı baskıları, yıkılış döneminin ana nedeni olarak görmek gerekir.

[308] Mümtehine, 12

[309] Reylerini biat şeklinde kullandılar. Mü’minler doğrudan, Müşrikler, Yahudiler ve Medîne dışındaki Mü’minler ise temsilcileri aracılığı ile biat ettiler.

[310] İncil (Yuhanna), Bab-16

[311] Bakara, 256

[312] Abbasiler, müçtehitlerin siyasal sistemi zor durumda bırakan görüşlerinin doğurabileceği muhalefeti engellemek için imparatorluğu tek mezhebin fetvaları ile yönetmek istemiştir; fakat başaramamışlardır.

[313] İnanmak, felsefi bir kanaat değildir; onu yaşamak gerekir. Kendi yaşamını inşa etme hakkı elindedir. Bunu başarmakla da yükümlüsün. Başkalarının düşünceleri sana ancak ödünç bilgi olabilir. Her konuyu ayrıca sen de ve özel olarak araştıracak ve kararını vereceksin.

Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını iyi düşün, araştır ve kararını ver. Yanlış kararlar bile alsan, bu yolu izlemekle yükümlüsün; yanlış yapmamakla değil. Araştırma sonunda verdiğin kararların yanlış olması, başkasının doğrusu ile hareket etmenden daha değerlidir. İnsan olarak görevin, bu araştırmacı yolu izlemektir; çünkü inandığın yeni din, bunu sana Allah katında üstlendiğin bir sorumluluğun gereği olarak emretmektedir…

[314] 20.yüzyılda bile Mü’minlerin çoğunluğu oluşturduğu devletlerin hepsi, rejimleri farklı da olsa, hileli veya muvazaalı seçimlerle, monarşilerle, tek parti iktidarlarıyla, baskıcı, faşist, tutucu, gerici, totaliter, çağdışı, hürriyetsizlik ve tekelcilik adına ne varsa hepsinin eksiksiz uygulamalarıyla yönetilmektedirler.

[315] Mümtahine:12

[316] Muhammed(AS)’in ölümünden sonra meydana gelen bu olaylarda, 20. yüzyıla kadar hiçbir olumlu gelişme olmamıştır.  Bu nedenle şerîa’tın en çok eleştiri aldığı kadın konusu, bugün de gündemdeki yerini bütün canlılığı ile korumaktadır.

[317] Şeriat ve Kadın, Prof. İlhan Arsel, İstanbul, 1992

[318] Mekke feth edildiğinde Mekke’nin başkanı değiştirilmemiştir.

[319] Ahmed b. Hambel gibi müçtehitlerin “Halk’ül Kur’an” konusunda karşılaştıkları baskılar buna örnek gösterilebilir.

[320] Geniş bilgi için bkz. Nebi Bozkur, Hadis’te Folklor Eğlence, İFAV Yay. İstanbul, 1997

[321] Buharî, Salat.69, İ’deyn.25, Cihad.79, Menâkıb.15, Nikah.114; Müslim, İ’deyn.17, 21, 22, Mesâcid.18; Nesaî, İ’deyn.34-35; Ahmed, II, 368, VI, 56, 83, 84, 85, 166, 186, 242, 247, 270

[322] Geniş bilgi için bkz. Georges Duby, Orta Çağ İnsanları ve Kültürü, Çev. M.Ali Kılıçbay, İmge Yay., Ankara, 1990

[323] Senyör, kraldan veya kendisinden daha yüksek makamdaki bir senyörden bir fief (feodum), bir senyörlük alırdı. Bunun karşılığında ona çeşitli hizmetler sunardı. Bunlardan dördü son derece önemliydi ve yapmak zorundaydı:

1) Senyör esir düşerse, kurtarılmasına katkıda bulunacaktı.

2) Senyörün büyük oğlunun kılıç şövalyeliğe geçişinde ödeme yapacaktı.

3) Senyörün büyük kızı evlenirken ödeme yapacaktı.

4) Senyör Haçlı Seferlerine katılacaksa ödeme yapacaktı.

Fief alan senyör bunu daha küçük senyörlüklere bölebilir veya köylülere dağıtabilirdi. Köylü bu toprağı işlemek ve bunun karşılığında ürünlerinden bir bölümünü vermek, nakdî bir ödemede bulunmak, emek cinsinden katkıda (angarya) bulunmak zorundaydı. Senyör de bunlara karşılık onları korumak ve savunmakla yükümlüydü.

XVI. yüzyılda özellikle Almanya, Polonya, Avusturya ve Rusya’da serflik sistemi vahşete dönüştü. Senyör işletmenin şefi, girişimci buğday tüccarıydı. Artan buğday talebine cevap verebilmek için köylülerden daha fazla angarya talep ederdi. Köylülerin bir kısmı kendi toprakları için sadece haftada bir veya iki gün çalışabilirlerdi. Bir kısmı ise yılın altı ayını angarya ile geçirirdi.

[324] Kapatma amacıyla çok sayıda kurum oluşturuldu. Hastaneler, yardım atölyeleri, vb. Bunları hepsi katı kışlalar ve zorunlu çalışma atölyeleriydi. Fransa’da, Genel Hastahane’yi kuran ve aynı zamanda yepyeni bir toplumsal siyaseti örgütleyen 1565 kararnamesinden sonra, Paris’te yaklaşık yüz kişiden biri hapsedildi. Bu uygulama XVIII. yüzyıla kadar katı bir şekilde sürdürüldü sonra yavaş yavaş gevşetildi.