İçeriğe geç

Ya taksim ya ölüm!

Türkiye, BM ve Londra görüşmelerinde aldığı kararlarla hep İngiltere’yi rahatlatır. “Türkler de nereden çıktı” diyen Rumlar, olayı anlamadan düşmanları İngiltere’yi karşılarında “hakem” pozisyonunda görürler. Bu arada Türkiye’yi olaylara taraf yapacak birçok gelişme hormonlanarak şişirilmiş, Ada’dan Türkiye’ye yürekleri paralayan görüntüler artarak aktarılmaya devam etmiştir. Mitingler peşpeşe yapılmış, meydanlar “Ya taksim, ya ölüm!” sloganları ile çınlamıştır.

Hürriyet Gazetesi’nin ısrarlı yayınlardan etkilenen halk, provoke edilir ve 1954’te “6-7 Eylül Olayları” yaşanır. Yağma ve tahribat Rumlar kadar, diğer azınlıkları da hedef alır.

1956’ya gelindiğinde İngiliz hükümeti, adadaki karışıklıkların baş sorumlusu gördüğü Makarios’u, Seyschelles Adaları’na sürer. Aynı yıl, BM’de Türkiye ilk kez, “taksim” tezini açıklar. İngiltere de, beklediği fırsatı yakalar ve askeri üslerinin adada kalması koşuluyla “self-determinasyon“u kabul edeceğini açıklar…

Sonrası mı?

Sonrası malum… Tarihin her döneminde İbranî ticaret burjuvazisinin bir kolonisi olan Kıbrıs’ın, Rumlara verilmeyecek kadar önemli ve değerli olduğunu söylemeye gerek  var mı?

Gelişmeler sertleştikçe Kıbrıs’ın tamamı Rumların olmaktan çıkar!

KKTC’ye gelince..

Atatürk, İnönü ve Milli Mücadele’nin diğer önderleri tarafından önemsenmeyen Kıbrıs, Türkiye’nin en önemli sorunu haline gelir. Hatta vatanseverliğin test edildiği ilk sınav sorusu olur. Politikaya atılan herkesin ilk cümleleri arasında Kıbrıs konusunun en sert ifadelerle yer alması ise işin besmelesi olur. 

Görüldüğü gibi, bir gecekondu devleti statüsünde varlığı her gün tartışılan KKTC, sonuç olarak dışarıda İngiltere’nin, içeride de Hürriyet Gazetesi’nin Türkiye gündemine hediye ettiği nur topu gibi bir sorundur.

Türkiye, biraz eskiye; eski bile denemez, düne gitmeye cesaret edemiyor. Düne bakabilse, sahte gündemleri de, sahte kahramanları da, daha önemlisi yapay sorunları da görecektir. Ancak, bir türlü düne gidemiyor.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında 12 ada Türkiye’ye teklif edildiğinde İnönü’nün neden kabul etmediğini tartışabilecek kimse kalmadı.

İtalya ve müttefikler, savaş sonunda 12 adanın statüsünü değiştirdiğinde ve 12 ada Yunanistan’a verildiğinde neden milli bir sorun yapılmadı, düşünen yok!

Devletin kuruluş sözleşmesine imza atan yetkililerin “olmazsa olmaz” demedikleri bir konuyu, Türkiye’nin olmazsa olmazı yapmak, kimin çıkarına?

Avrupa’da devletlerin komşularıyla aralarındaki ekonomik, sosyal ve siyasal sınırları kaldırdığı bir çağda, Türkiye’nin dört bir yanındaki sınır komşuları ile arasında “olmazsa olmaz”lar belirleyip, her birinin altını kırmızıçizgilerle çizmek nasıl bir siyasettir?

73 milyonluk Türkiye’yi, her biri bir il büyüklüğündeki devletçiklerle korkutmak hangi Türkün yararınadır?

Türkiye’nin, çevresindeki komşularla en kötü koşullarda bile yapabileceği barış sayesinde bu devletçikleri ekonomik ve sosyal olarak bir pazarda buluşturması ne kadar zamanını alır?

Neden bunlar tartışılmaz da, komşulara karşı daha saldırgan olmak öğütlenir?

Yakın tarihte savaşma noktasına geldiğimiz Bulgaristan bunun en açık örneği değil mi? İyi ilişkilerle başlayan yakınlaşmanın şu anda Türklerin ve Türkiye’nin lehine geliştiği neden görülmez?

Bulgaristan ekonomisinin en önemli işletmeleri yakın zamanda Bulgaristan’a giden Türkler tarafından kurulmuşken benzer gelişmelerin Gürcistan, Ermenistan, Suriye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta olmaması için neyi, hangi makul sebebi gösterebiliriz?

Güney Kıbrıs, 700 bin nüfuslu bir adacık; Türkiye ise 73 milyon nüfusluyla bir devlet.

Hangisi büyük sorusu, neden sorulmuyor?

———————————

Kategori:2012

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir